[ , ]

 

Ana Sayfa / Editör'den

 

GÜNCEL :

Halit Narin: Reel sektörün rehabilitasyonu

Necmettin Öztemir: Reel sektörün ana sorunları

Sendikamızın genel kurulu yapıldı

 

SÖYLEŞİ :

Sevil Bursa: Geçmişte yapılan yanlışların bedelini ödüyoruz

 

SEKTÖR :

Tekstil terbiye sektörünün çözüm önerileri

 

ARAŞTIRMA :

Türk ekonomisinde tekstil

 

GÖRÜŞ :

Güncel bir tartışma: Türkiye-AB ilişkileri

 

FİRMA :

Neşe Tekstil, krizi istikrarlı üretimle aşmaya çalışıyor


LİNKLER:

tekstilisveren.org.tr

üyelerimize duyurular

 

 

 

 

1987 yılında Türkiye, AB yolculuğunda AB için tam üyelik başvurusu yaptığında zamanın Başbakanı merhum Turgut Özal, "Uzun ince bir yoldayız" demişti. Tarih 13 Aralık 1995, Türkiye Gümrük Birliği'ne dahil oldu. O gün bugündür Özal'ın bu sorusunun kimilerince "uzun ince karanlık bir yolda mıyız?" olarak sorulmaya başlandığına şahit olmaktayız.

 

Özellikle Gümrük Birliği süresince tüm göstergelerde Türk ekonomisi aleyhinde işleyen dengeler çıktığımız umut yolculuğunda ciddi problemlerin olduğuna işaret etmektedir. Sayfalarca dökümantasyonun bir gecede imzalandığı bu ekonomik entegrasyon sürecinin Türk sanayiine yaptığı tahribat artık yüksek sesle dile getirilmeye çalışıldığı bir dönemde AB bütünleşmesi olmazsa olmaz koşulu olan siyasi ve sosyal entegrasyonda son günlerde gündemimizi işgal etmektedir.

 


Ancak burada unutulmaması gereken husus tam bütünleşmenin tamamlanması için gerekli olan sosyal çerçevenin de ayrıca bir maliyet konusu olduğudur. Bu itibarla, AB'nin finansal desteğinden yoksul bırakılarak Gümrük Birliği vasıtasıyla ekonomik ve ticari bütünleşmeyi gerçekleştirmeye çalışan Türkiye benzer bir sorunu sosyal alanda yaşama realitesi ile karşı karşıyadır.


Bugün sosyal politika çerçevesinde de birçok yapısal reformun gerçekleştirilmesi söz konusudur. Ancak AB'nin kendi içinde dahi "endüstri ilişkileri" alanı en problemli alandır. Farklı ekonomik, politik, sosyal ve kültürel altyapıya sahip ülkelerin geleneksel olarak farklı kimliklerle yapılanan çalışma hayatına sahip olması problemin temel kaynağıdır. Esas itibariyle Türkiye'de tartışmalarda gözardı edilen ve burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta Avrupa Birliği'nin sosyal politikalarda üye devletlere belirli standart bir model empoze etmeye çalışmadığıdır. Avrupa Birliği'nin yapmak istediği, ulusal sistemler içinde yer alması ge-reken minimum standartların garantiye alınmasıdır. Gerçekte her üye devlet, kendi sosyo-ekonomik koşullarına uygun sistemi seçmekte serbesttir. Böylece üye ülkelere uygulamada esneklik tanınmaktadır. Aksi takdirde AB içinde ülkelerin gelişmişlik farklarından dolayı ciddi problemler yaşanmaktadır. Ancak çalışanların temel sosyal hakkına ilişkin yapılan AB yasaları veya düzenlemeleri çiğnendiği zaman üye ülkeleri ve hatta aday ülkeler AB'nin önemli yaptırımları ile karşı karşıya kalabilmektedirler.

Dolayısıyla AB, sosyal politikaların ve oluşturulmaya çalışan ortak Avrupa endüstri ilişkileri sistemlerinin şu ana kadar birlik nezdinde bir bütünlük arz etmediği ve kurumsallaşamadığını söyleyebilirim. Bunun temel nedeni, ülkelerin ulusal ekonomi açısmdan hayati önem taşıyan çalışma hayatı ve endüstri ilişkileri konularında, ulusal egemenlik haklarını paylaşmak konusunda gönülsüz olmalarıdır. Bu bağlamda Türkiye'de de Avrupa Birliği'ne entegrasyonun sosyal boyutunun sancısız gerçekleşeceğini beklemek, biraz hayalcilik olacaktır.


Türkiye'nin tam üyelik yolundaki ilk durağı olan Gümrük Birliği Süreci, sancılı başlamıştır. Tüm kesimlerin, özellikle sosyal partnerlerin (hükümet-işveren-işçi) gözünü diktiği Avrupa'dan gelecek mali yardımlar Yunanistan'ın blokajı ve diğer üye ülkelerin desteği ile dondurulmuş durumdadır.


Avrupa hükümetleri, bizzat kendilerinin Türkiye ile yaptıkları anlaşmalarıda çiğneyerek Türkiye'yi tam üyelik sürecinden önce Gümrük Birliği'ne almak suretiyle tarihi bir ayıba da imzasını atmışlardır. Malların serbestliğini sağlayarak, işgücünün mobilitesine engel olmak suretiyle gerçekleştirdikleri haksız rekabet, Türkiye'nin Avrupa entegrasyonunun sosyal boyutuna vurulan ilk darbedir. Ayrıca gerek Avrupa Birliği'nden gerekse Avrupa-Akdeniz ülkeleri işbirliği çerçevesinde beklenen ve ülkeler arasındaki gelişmişlik farklarını gidermek için kullanılması planlanan sosyal fonların (Akdeniz Meda Programı, AB sosyal fonu vb.) ve Türkiye tarafından kullanılmasında yaşanan problemler Avrupa ile yapılacak ekonomik ve sosyal rekabeti baltalayacaktır.


Türkiye'nin AB'ye tam üyelik sürecindeki engelin, sadece Yunanistan olduğunu düşünmek yanıltıcı olacaktır. Avrupa Parlamentosu ve konseyi 30 Ocak 1996'da aldığı bir karar ile, Türkiye'ye yapılacak bütçe yardımlarının Türkiye'de insan haklarının ihlali durumunda askıya alınabilmesini öngörmektedir. Böylece AB'nin Türkiye'nin tam üyelik sürecini, ekonomik gerekçelerden ziyade, sosyal ve siyasi gerekçeler ile ertelendiğini görmekteyiz.


Bu sonuç ise, AB'nin Türkiye'yi sadece Gümrük Birliği'ne alarak göstermiş olduğu çifte standart uygulamalarını, tam üyelik sürecinde de göstereceğinin ilk sinyallerdir. Çünkü, AB'nin üye ülkelerinden Almanya ve Yunanistan'da Türk azınlığa, Fransa'da Cezayirli Müslümanlar'a, Britanya'da İrlandalı, Pakistanlı ve Hindistanlı azınlığa karşı yapılan insan hakları uygulamaları, uluslararası platformlarda tartışılırken, böyle bir kriterin sadece Türkiye'ye uygulanması ve Türkiye'nin üyeliğinin siyasi arenaya çekilmek istenmesi Türkiye'de de "anti-Avrupa" propagandalarının yükselmesine neden olabilir. Bu ise sosyal politikalar açısından alınabilecek demokratik çözümün önünü tıkayacaktır.


Diğer taraftan AB'nin siyasi manevraları neticesinde Türkiye'ye sadece Gümrük Birliği veya Avrupa-Akdeniz ülkeleri İşbirliği örgütlenmeleri içinde tutup tam üyeliği engelleme veya erteleme girişimleri, Türkiye'nin demokratikleşmesinin veya dolaylı olarak sosyal meseleler konusunda alabileceği mesafelerin önüne çıkarılacak en büyük handikaptır. Dolaplı Türk endüstri ilişkileri sosyal partnerlerin Avrupa entegrasyonu sürecinde, her zamankinden daha çok dayanışmaya ihtiyacı vardır. Ayrıca Avrupa Birliği adayı ülkelerin kendi iç ekonomik-politik gerçekleriyle, AB gerçeğinin çelişebileceği görülmüştür. Bu bağlamda, Türkiye için Gümrük Birliği ve onun ötesinde Avrupa Ekonomik ve Sosyal Entegrasyonu Süreci, söylendiği gibi uzun ince ancak, problemli bir yol gibi gözükmektedir.


- Uzun ince bir yolun neresindeyiz?
Türkiye'nin AB'ye tam üye olma yönündeki nihai hedef ve çabaları Türkiye'nin "aday ülke" (katılım müzakereleri açılması gereken ülke) olarak kabul edilmesi ile neticelenmiştir. Türkiye'nin aday ülke olarak genişleme sürecine dahil edilmesinin başarı ya da başarısızlık kabul edilmesi beklenen olası tartışmaların başında kabul edilse de, bu tartışmanın ne derece bizi sonuca götüreceği konusunda kaygıları taşımalıyız. Türkiye'nin AB üyelik başvurusu ve sonrası her ne kadar Türk hükümetlerinin ve yetkililerinin uzun süren gayretlerine şahit de olmuş olsa, gerçek o ki, Türkiye'nin bugün geldiği nokta globalizasyonun, global güçlerin ve global sermayenin bir tercihidir.

 

Bugünkü olay konunun daha makro çerçevede değerlendirilmesi ihtiyacını doğurmaktadır. 90'lı yılların başından beri, sürekli krizler, genelleşmede ve büyümede görülen sert düşüşler, global kapitalizmi tehdit eder boyutta ve geniş bölgeleri etkileyen düzeydedir. Bu bağlamda, ünlü iktisatçı Adam Smith'in "görünmez eli"nin salt piyasa koşullarına bıraktığı rekabet şartlarında zengin-fakir ayrımı keskinleşince dünya ülkelerinin çoğunun bütçelerinin yeniden ayarlanması gündeme geldi, elde bulunan tasarrufların serbestleştirilmesi ise global müdahaleleri öngörmekteydi. Böylece, bölgesel entegrasyon hareketlerinin hız kazanması, bloklar arasındaki rekabet, gelişmekte olan ülkelerin vatandaşlarının tekrardan talep gücünün artırılması ve yeni çağın mal ve hizmetlerinin tüketilir hale getirilmesi gerekmektedir. Bu anlamda, gerek bölgedeki jeostratejik konumu gerek bölge ülkeleri ile olan ekonomik, politik, siyasal ve kültürel ilişkileri nedeniyle Türkiye global kapitalizmin yeni üretim modeli dışında bırakılamazdı.

 

Ekonomik boyutuyla bir taraftan neoliberal dogmatizmin bölgedeki kötü etkisini Türkiye tarzı yapısal dönüşüm programlarıyla destekleme kararı veren global güçler aynı zamanda bölgedeki potansiyel radikal İslam'cı akımları yine ılımlı Türk İslam persfektiği ile aşmayı hedeflemektedir.

 

Diğer taraftan Avrupa güvenlik şemsiyesinde Türkiye'nin askeri gücü gözardı edilemezdi. Kosova krizi gösterdi ki Avrupa toplumu bu tarz işlenen insanlık suçlarına karşı teorik olarak müdahaleyi savunsa da, bu uğurda pratikte kendi halkının direk katılımına yönelik toplumsal desteği arkasında bulamamaktadır.
 

Sonuç olarak, Türkiye'nin AB adaylığı ve bu süreçte adaylık için sözü edilen dış politikada ve ulusal sis-tem çerçevesinde verilen tavizler veya kazanımlar tartışmalar da fazla abartılmamalıdır.

 

Küreselleşme olgusunda olduğu gibi (Türkiye'nin AB üyeliği küreselleşmesinin önemli bir parçası) Türkiye bu değişimde belirleyici rol oynayamamıştır, bu doğal kabul edilmelidir.


Globalizasyon sürecini yönlendiren, başta Amerika olmak üzere diğer gelişmiş ülkeler, onların kulüpleri (AB, NAFTA, WTO) ve onların yönlendirdiği IMF, World Bank ve İLO gibi aracı kuruluşları yeni düzende Türkiye'ye yeni bir vizyon ve misyon yüklemişlerdir. Değişim dış güçlerin "görünmez eli" vasıtasıyla yürütülecek ve eğer bu süreçte Türk ekonomisi, demokrasisi ve siyaseti global senaryonun gereği olarak yeniden yapılanacaksa düğmeye basılacaktır.

 

Geldiğimiz noktada konuya ilişkin yerel dirençlerin sonu belli olan bu senaryoyu çokta fazla değiştirmeyeceği kanısındayım. 2005 yılında Türkiye'nin tam üye kabul edilip edilmeyeceği ise tamamen global sermayenin ve bunların siyasi temsilcilerin beş yıl sonraki tercihlerine bağlı olacaktır.