[ , ]

Ana Sayfa / Editör'den

 

GÜNCEL :

Halit Narin: Bankalar bankacılık yapmaya itilmeli

Metin Emiroğlu: Reel sektörün içinden gelen ses

Nesrin Nas: Krizden hedef büyüterek çıkmalıyız

 

GÖRÜŞ :

TİM Başkanı Oğuz Satıcı: İhracatta artış daha fazla üretimle olur

 

PROTOKOL :

Hedef: Türkiye-ABD Serbest Ticaret Anlaşması

 

ARAŞTIRMA :

Türk tekstil sektörünün fırsat ve riskleri

 

SERGİ :

Bilim-sanat-tasarım buluşması

 

FİRMA :

AKIN Tekstil


LİNKLER:

tekstilisveren.org.tr

üyelerimize duyurular

 

 

Hükümet üyesi milletvekili Nesrin Nas, önce programda gelinen aşamayı anlattı, ardından da Türkiye'nin karşılaşabileceği risklere işaret etti. Nas Türkiye'nin daha fazla küçülemeyeceğini belirtirken, konunun IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlara anlatılması gerektiği görüşünde.

 

Bugün aranızda olmaktan dolayı gerçekten çok mutluyum. Umarım bu ortak çalışma bir meyve verir ve reel sektörün, daha doğrusu Türkiye ekonomisinin bir bütün olarak sorunlarını yine bir bütüncül yaklaşım içinde çözme fırsatını buluruz.


Türkiye'nin içinde bulunduğu bu açmazı, hep birlikte ortak akılla harekete geçirerek çözme çabaları gerçekten çok önemlidir. Bunun zamanlaması da çok önemli. Şu sıralarda IMF ile programı bir kez daha gözden geçirme toplantıları yapıyoruz. Biliyorsunuz, yılın ikinci çeyreğinde Türkiye ekonomisi yüzde 11.8 daraldı. Rakamlar ve özellikle son açıklanan enflasyon rakamları çok önemli. Tüketici enflasyonu, talepteki daralmanın had safhaya vardığını gösteriyor. Eylül ve ekim rakamları korkarım bundan çok daha vahim olacaktır. 4.8'lik çekirdek enflasyon ise, artık stokların tükenmeye başladığını, bundan sonraki üretimin de yeni fiyatlardan, yani kurların etkili olduğu yeni fiyatlardan yapılacağını bize söylüyor.

 

Bu ikisinden büyüme oranına ulaştığım zaman, umarım ben yanılmış olurum, umarım ben haksız çıkarım, üçüncü çeyrek ve dördüncü çeyrek büyüme rakamları da pek iç açıcı görülmüyor.


Ve bir bütün olarak bu rakamlara baktığım zaman, Türkiye'nin hem dünyada, hem kendi tarihinde ekonomide daralma rekoruna doğru gittiğini görüyoruz. Acilen bir şeyler yapmamız lazım. Aksi halde, bakın IMF ile 10'uncu gözden geçirme toplantılarından sonra biz müdahale etmezsek neler olur?


IMF gelir, rakamları alır, rakamları inceler. Eğer rakamlarda bir sapma varsa ki, bazılarında var, bu sapmalara göre yeniden hedefler revize edilir, 2002'ye ilişkin öngörüler ortaya konur. Bütçe rakamları buna dahildir, ama ilk başta el atacakları yer finans kesimi rakamlarıdır, Bankalar Birliği'nin yayınladığı rakamlara bakarlar. Bankalar Birliği'nin yayınladığı rakamlara göre çıkardığımız yasanın uygulanmasında biraz daha hızlı davranılmasını isterler. Bunlar standarttır, onun için aktarıyorum. O nedenle, bankaların risk yönetimi, sermaye yeterliliği, kötü kredilerin karşılıkları konusunda biraz daha dar bir elbiseye girmesini isterler.


Kurla ilgili öngörülerde dalgalı kurun asla ve asla vazgeçilmez olduğunu söylerler; ki ben de dalgalı kurdan yanayım, onu da aynca belirtmek istiyorum. Ancak, sürekli yukarı dogru giden bir dalga boyuna dikkat etmemiz gerek. Bunun sebebini güven eksikliği ve halen ekonomide aranan güvenin bir türlü tesis edilmemesi olarak ortaya koyarlar. Bütçe rakamlarında faiz dışı fazla hedefini yine öne çıkanrlar, Bu faiz dışı fazla hedefin de, aslında yumuşamaya gitmemiz gereken bu hedefte bu hedeflerin yakalanabilmesi için de ek önlemler alınmasını isterler ve 10'uncu gözden geçirme programı bu çerçevede yeni bir ek stand-by, ek niyet mektubunun hazırlanmasına bırakılır ve giderler,
Bunun sonuçları bugünden çok daha ağır olur.

 

Bu nedenle, 10'uncu gözden geçirmeden önce, mutlaka ve mutlaka bundan sonra Türkiye ekonomisinin daha dar bir elbise giyemeyeceğini, girebileceği en dar elbiseye şu anda girdiğini çok iyi bir şekilde anlatmamız lazım.


Bunu anlatırken de, "öncelik bana" dememek lazım, çözümleri hep beraber bulmamız lazım ve bu çözümlere hepimizin altına imzamızı atmamız lazım.

 

Çünkü, şu ana kadarki dağınıklık, şu ana kadar sorunlara bütüncül yaklaşamamamız bizi bu noktaya getirdi. Maalesef bu krizin kısa vadede acısız bir çözümü yok. Bunu çok üzülerek söylüyorum, çünkü ben bir milletvekiliyim, üstüne üstlük iktidar partisinin bir milletvekiliyim, anlama ve kavrama konusundaki duyarsızlığımız ve müdahaledeki yavaşlığımız, maalesef krizin maliyetini daha ağırlaştırıyor. Ve şu anda hepimiz üzülerek gorüyoruz ki, biz küçülerek sorunları çözmeye çalışıyoruz.


Bakınız, mali krizler ani parlayan alevler gibidir, birdenbire parlarlar. Aniden parlayan alevlerin üstüne hızla giderseniz söndürürsünüz. Ama, bu alevleri söndürmek yerine, "ilave destek çağırayım, biraz daha itfaiye gelsin, biraz daha yan kasabalardan ya da yan illerden desteğe ihtiyacım var" diye beklerseniz o alevler bütün binayı sarar. Şu anda biz bütün binayı sarmış alevleri söndürmekle uğraşıyoruz.


Güven bundan sonra devreye girer. Mali krizlerin çıkışında güvenin hiçbir rolü yoktur. Mali krizler genellikle likiditeye bağlı çıkarlar, ama etki alanının yayılması doğrudan doğruya güvene ilişkindir. Ama, şu noktada artık bizim güvenle, güven eksikliğiyle olan tüm bağlarımız da maalesef kopmuş durumdadır.


Biraz önce dedim ki, küçülerek çıkmaya çalışıyoruz, Biz hedef küçültemeyiz. Türkiye hedef küçültemez. Türkiye, Afganistan ve Brundi'den daha iyi durumda olmakla övünemez. Bizim hedefimiz, gelişmiş çağdaş dünyanın saygın bir ülkesi olmaktır. Avrupa Birliği'ne tam üyelik hedefi bunun zaten somut adımıdır. Bu hedefi açıkladığımızda bu adımı attık biz.


"Hedef büyüterek çıkmalıyız"
Biz, 80'li yıllarda hedef küçülterek krizden çıkmadık, 80li yıllarda hedef büyüterek krizden çıktık ve 7 yıl boyunca tüm dünyanın hayranlıkla izlediği ve örnek gösterdiği bir ülke olduk. O dönemlerde biz Afganistan, Brundi ya da Togo, Zambiya gibi ülkelerle o ligde onlardan daha iyiyiz diye övünmedik. Biz, İtalya'yı hedefledik, biz Fransa'yı hedefledik, biz Almanya'yı hedefledik dedik.


Evet, bu krizden ancak ortak aklı harekete geçirerek çıkabiliriz. Tüm Türkiye, işçisi, işvereni, siyasi partileri, tüm yönetici kadrolarıyla bir karar vermek zorunda. Yani artık biz üçüncü dünya ülkesi olmayacağız; tıpkı Irlanda'nın yaptığı gibi. Bir dönemler 3,5 milyonluk İrlanda, bugün Avrupa'nın hayranlıkla izlenen bir ülkesi, ama bir kararı verip altına imza koyduktan sonra, gereği neyse hiç tartışmadan bütün gereklerini yerine getirmeye başladılar.


Bu ortak akıl bize şunu söylüyor: Önce yaklaşımımızı değiştirelim, sorun çözme biçimimizi de değiştirelim, zihniyetimizi de değiştirelim.


Biliyorsunuz, bizim sorunlara çok değişik bir yaklaşım tarzımız var. Türkiye olarak; hepimizde bu vardır... Kendi işletmelerimizde vardır, ülke yönetiminde vardır, hatta aileye ilişkin sorunlarımızda da bu yöntem açığa çıkar. Ben buna üç aşamalı yöntem diyorum.


Biz uzun süre sorunları görmezden geliriz, yokmuş gibi davranınz. Nitekim, kasım krizine gelirken bunu yaptık. Bu krizin ayak sesleri Mayıs'ta başlamıştır. 2000 Mayıs'ında ben geliyorum demeye başlamıştır. Çünkü, çok önemli göstergemiz var, cari işlemler açığı. Elinizde bir de rakamımız var. 7 milyar doların üstündeki cari işlernler açığı asla ve asla sürdürülemez görünüyor. Oysa, kasımda zaten 7 milyar dolara doğru yaklaşmıştı.


Sorun artık görülemeyecek, sırtınızı dönseniz dahi kaçamayacağınız bir hale geldiğinde ikinci aşama devreye girer bizde; inkar etme yoluna gideriz, böyle bir soran yokmuş gibi davranırız. Hayır, kat'iyen deriz, her şey gayet iyi gidiyor, siz bunu sorun olarak görüyorsunuz, ama sorun falan yok deriz.
Artık inkar etme noktasını da geçtiğimizde, bugün yaptığımız gibi tekme tokat sorun çözmeye kalkışırız.


Hatalar yapıldı
Hem 2000 yılında yürürlüğe koyduğumuz, hem de bu programda çok ciddi bir biçimde yaptık. Şimdi bunun dışında çok temel hatalar da yaptık.


Temel sorunlarımızın başında, verimsiz, her şeyi yeyip yutan bir devlet organizasyona sahip olmamız geliyor. Yani, buna uzun süre, bize kırıntılan verdiği sürece sesimizi çıkarmadık. Bilgi çağını ihmal ettik. Biz, maalesef Türkiye olarak bütün bu meseleleri şablonlarla ele aldığımız için bu konuda da yaya kaldık.

 

"Doğru hedef, yanlış yöntem"
Akılda tutmamız gereken bir başka şey de, doğru hedeflere yanlış yöntemlerle gidilemeyeceğidir. Şimdi biz doğru hedeflere, açıkcası yanlış yöntemlerle gitmeye çalıştık. Hedeflerimiz doğru, ancak yöntemlerimiz yanlış. Ve yanlış yöntemlerle doğru hedeflere giderken karşımıza Türkiye olarak şu çıkıyor: Şu anda Türkiye olarak çok şeyi yapmış, çok önemli reformların altına imza koymuş, ama buna rağmen başarısız olma riski çok yüksek bir ülke durumundayız.


Bu kadar kısa bir dönemde bütün yapısında bu kadar büyük değişikliği yapan, ki bunlann içerisinde bir tek Emlak Bankası'nın tasfiyesi bile çok önemli bir adımdır, bir başka ülke yok, Arjantin dahildir buna. Ama biz, paradoksal bir biçimde başansız olma riskini halen taşıyan bir ülkeyiz.


Yani kısaca şunu söylemek istiyorum: Bu yapıyı bir bütün olarak el ele verip düzeltmedikçe krizlere karşı duyarlılığımız bir süre daha devam edecek.


"Yeni program gerekebilir"
Şimdi izin verirseniz ekonomik programa gelip buradaki hataları da anlatmak durumundayım. Bu hatalar nedeniyle, muhtemelen 2002 yılında yeni bir program yapmak durumunda kalacağız. Böylesine daralan bir ekonomide mevcut programı revize ederek gitmemiz açıkçası safdilliktir. Yeni bir program yazarak 2002 ve 2003'ü kapsamak durumundayız. Onun için bu programda yapılan teknik hataları da açıkça ortaya koymamız lazım. Yani, aynaya bakıp kendi gerçeğimizle yüzleşmeden, acımasızca kehdimizi eleştirmeden maalesef uzağa gitmemiz mümkün değil.


Evet, ekonomiyi güçlendirme programı açıklandığında; programın başarısı, programda yol aldıkça kendiliğinden doğacak bir kredibilite artışına bağlanmıştır. Birinci hatayı burada yaptık. Zaman zaman yaşanan siyasi tartışmalar, kabine içinde hükümetin dağılıyor gibi görülmesi, teknik hatalar, beklenen kredibilitenin bir türlü oluşmamasına yol açtı ve bu durum güvensizliği ve dövizde kalmayı körükledi, birinci hatamız bu.


Bu nedenle, güvensizliği giderecek politika belirsizliğinin süratle giderilmesi ve piyasalar ile pogramın temel parametreleri üzerinde yeni bir mutabakatın yapılması zorunlu. Yani, Merkez Bankası'nın para politikası nedir, hangi parametrelere dayanmaktadır? Enflasyon hedeflemesi aynı zamanda enflasyonla mücadele aracını içerecek midir? Yoksa böyle bir amaç olmadan sadece bir hedef olarak mı karşımızda olacaktır, sadece bir referans mı olacaktır? Enflasyon hedeflemesine geçildiğinde Hazine nasıl bir borç yönetimi öngörmektedir? 2002 bütçesi nasıl tasarlanmaktadır? Bu kadar daralan bir ekonomide faiz dışı fazla ne olacaktır ve nereden, hangi kaynaklardan sağlanacaktır? Yoksa, böyle bir kaynak yoksa ek harcamalarda kısıntıya gidilecek midir, hangi harcamalarda kısıntıya gidilecektir? Yoksa, genel olarak bütün bütçe kalemlerinde yüzde 18, yüzde 20 daralma mı denilecektir?


Bütün bunlar çok önemli. Bunlan açıkça bilmeden yeni programda mutabakatı sağlamamız mümkün değil.

 

Aktif yönetim şirketi
Aslında son derece basit bir model aktif yönetim şirketi. Bankaların elindeki kötü aktiflerin ayrılarak farklı bir kuruluşa aktarılmasını içeriyor. Kötü aktifleri alıyorsunuz, bir aktif yönetim şirketine koyuyorsunuz. Ancak aktif yönetim şirketleri, dünya uygulamasına bakıldığı zaman, bir kamu otoritesinin gücüne sahip olmadan, yani yasal olarak böyle bir güce sahip olmadan başarılı olamamışlardır.
Aktif yönetim şirketinde her ülkenin uygulaması farklı. Kimi ülkeler aktif yönetim şirketini sermaye artırımını teşvik etmenin bir aracı olarak görmüşler, kimi ülkeler daralan üretim kapasitesini artırmanın bir yolu olarak görmüşler. Ama hangi ülke uygularsa uygulasın, başta İsveç olmak üzere gerçekten işlemiş ve işe yaramış bir model.


Burada şirketleri de derecelendirmek gerekiyor. Aynen bütçede olduğu gibi, nasıl faiz dışı fazla hedefiniz var, şirketler için de faiz dışı kar gibi son derece basit, görülebilir ve uygulanabilir bir kriterden yola çıkıyor. Faiz dışı karı olan şirketlerin ödeyemedikleri krediler bankaların elinden alınıyor, aktif yönetim şirketine devrediliyor ve banka aktif yönetim şirketinde devrettiği her kötü kredi karşılığında bir lira sermaye koyuyor. Ama, onun karşılığmda, bankanın koyduğu bir lira sermaye karşılığında, mutlaka devletin oraya 2 liralık bir garanti vermesi gerekiyor.


Bu garanti şundan önemli: Aktif yönetim şirketleri ellerindeki bu kötü kredileri bir süre sekürtize etmek zorundalar, menkul kıymetleştirecekler.


Aktif yönetim şirketinin özü budur. Bunun için mutlaka bir yasaya ihtiyaç var.


Yasa şu nedenle önemli: Krediler aktarıldığı zaman, krediye ilişkin bilgilerin de aktarılması gerekir. Çünkü, daha sonra aktif yönetim şirketi bu kredilerin tahsilatıyla uğraşacak, onlar tahsil edecek. Bu bilgileri mevcut Bankalar Kanunu'na göre aktaramıyoruz. Oysa, istihbarat burada esastır. Onun için yasal dayanağın sağlanması lazım.


İkincisi, aktif yönetim şirketlerinin siyasi müdahalelerden uzak olması lazım. Bunun için de çok ciddi bir yasal güç haline gelmeleri lazım; yani yasal korumaya ihtiyaçları var.
Üçüncüsü bizim ülkemiz için, bize özgü bir koşul. Bunu kamu bankalararının yeniden yapılandırılmasında da yaşadık, aktiflerin yeniden yapılandırılması son derece zor ve sorumlu bir iştir. "100 liralık aktifi niye 50 liraya sattın" sorusuna, "bu aradaki 50 lirayı kimlere verdin" ya da işte "kimleri zengin ettin" sorularına muhatap olunmaması lazım.


Aktif yönetim şirketleriyle ilgili çalışmanın çatısı hemen hemen tamamlanmış gibi. Buna ben aktif yönetim şirketi diyorum ama, ekonomi yönetiminde varlık yönetim şirketleri diyorlar. Biliyorsunuz, varlık yönetim şirketleriyle ilgili zaman zaman Sayın Derviş'in de bir takım açıklamaları var. Çatısı hemen hemen tamamlanmış durumda, yani bunun yasası hazırlanıyor. Bu, ekim ayında anayasa değişikliğinden hemen sonra Meclis'e sunulacak.


OECD raporu"
Bakın, OECD'nin çok gizli bir çalışması geçti elime. Türkiye'deki büyük bir yabancı yatırımcı gönderdi bana bunu. Türklerle ilgili, hem bürokrasi, hem Türk iş dünyasıyla ilgili bir araştırma yapmışlar. Ve bu araştırmada Türkiye'ye gelmek isteyen yatırımcılarma bazı şeyler söylüyorlar. Belki bazı konularda bazı yargılar çok acımasız gelebilir ama, izin verir misiniz okuyayım bunu.


Yatırımcılara şu tavsiyede bulunuyor: "Tartışma ve toplantılarında Türkler uzlaşmacı değildir" diyor, masaya "complike base" olarak otururlar diyor.
"Çatışmacı bir tavır sergilerler" diyor.
"En ufak bir konuda karşısındakinin fikrini kabul etmeyi pozisyon değiştirme olarak algılarlar" diyor.
"Ekip çalışması ve ekip üyeleri arasında sinerji arayışı kesinlikle çok zayıftır" diyor.
"Karar sürecinin karmaşıklaşması, danışma ve iletişim ihtiyacının artması durumunda performansları düşer" diyor, "kesinlikle bundan kaçınırlar" diyor.
"Stratejik düşünme eksikliği çok önemli bir zaaflarıdır. Kısmen eğitimden kaynaklanan bir sorundur. Sorunu çok iyi tanımlarlar, hatta o kadar iyi tanımlarlar ki, bütün detaylarıyla ortaya koyarlar sorunu, ancak çözüme gelince analitik olmadıkları için çözümü sizden beklerler" diyor.
Ben buna çok üzüldüm, çünkü IMP'le olan müzakerelerimizde de açıkcası yaşadığimız şey bu. Sorunu güzelce tanımlıyoruz, ama çözümü onlardan bekliyoruz.
Ve "Satır aralarını okumaktan kaçınırlar" diyor.
"Kısa vadeli önceliklere odaklanırlar, sakın onlarla uzun vadeli hedefler için oturmayın. Kafalarının içerisinde mutlaka saklı bir ajandaları vardır, onu zaman içinde açığa çıkarmak durumundasınız" diyor.
"İçe dönüktürler; kendi dünyalarıyla meşguldürler. Bu nedenle, kendi ülkelerinin dışında olan bitenle çok fazla ilgilenmezler" diyor.
"İletişimde pek iyi sayılmazlar" diyor.
"Hata yapmaktan çok korkarlar" diyor. "O nedenle, meramlarını doğrudan değil dolaylı anlatırlar" diyor.
Bu, OECD'nin kendi yatırımları için yaptığı bir çalışma.