Bu Sayı
Editörden
Güncel
Halit Narin: Ekonomide iyileşme, ancak kayıpların telafisiyle
başlar
TİSK Genel Sekreterler Koordinasyon Kurulu
Ayın Konusu
Prof.Dr. Tankut Centel: İş güvencesine siyasi yatırım yapılmak
isteniyor
İş güvencesi yasa tasarısı neler getiriyor?
AR-GE
Tekstil Araştırma Merkezi kuruldu
Sektör
Tunus tekstil ve konfeksiyon sektörü
Türkiye-Tunus KEK 9. Dönem Toplantısı
|
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Tankut Centel:
"İş
güvencesine siyasi yatırım yapılmak isteniyor"
İş güvencesi konusunda Çalışma ve Sosyal
Güvenlik Bakanlığı tarafından geçen yıl oluşturulan dokuz üyeli komisyonun eski
üyelerinden İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Tankut
Centel, iş güvencesinin siyasi yatırım olarak kullanılmak islendiğini söyledi.
İş güvencesi için oluşturulan komisyondan ayrılma nedenini, "Teknik iş güvencesi
hükümleri ile kıdem tazminatının yeniden düzenlenmesine ilişkin hükümlerin iki
ayrı metinde hazırlanması ve sunulması görüşü komisyona hakim olunca,
komisyondan çekildim" sözleriyle anlatan Centel, "Cumhuriyet tarihinde ilk kez
bir bakanlığa pankart asılarak, iş güvencesi siyasi yatırım konusu yapılmak
istenmiştir. Hâlâ sayın bakan, televizyona yansıyan toplantı görüntülerinin geri
planında, iş güvencesi sloganını kullanmaktadır" dedi.
Prof. Dr. Tankut Centel'le İş
Güvencesi Yasa Tasarısı üzerine konuştuk: - İş Güvencesi
Yasa Taslağı neler getiriyor? Nasıl ortaya çıktı?
CENTEL: İş güvencesine ilişkin yasama hazırlık çalışmaları, Türkiye'de
1980 öncesinden günümüze kadar uzanan bir süreci içerir. Bu çalışmalar, 1992
yılında dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Mehmet Moğultay'ın, akademik
kariyerden gelen danışmanlara hazırlattığı ilk taslakla yoğunluk kazanmıştır. O
dönemde güçlü bir işveren muhalefetiyle karşılaşan Moğultay, sorunun çözümünü
dışarıda aramış; 158 sayılı ILO-sözleşmesinin, Türkiye Cumhuriyeti tarafından
onaylanmasına önayak olmuştur. Böylece, Türkiye, henüz içeride 158 sayılı
sözleşmeyi onaylayabilecek düzeyde değilken, uluslararası boyunduruk altına
sokulmuştur. Nitekim, geçen yıl Türkiye, Uluslararası Çalışma Konferansı'nda
hiçbir ülke 158 sayılı sözleşme nedeniyle görüşülmezken, Standartların
Uygulanması Komitesi toplantılarının görüşme gündemine alınmıştır. İş güvencesi
konusu, sürekli bir inatlaşma ve siyasi yatırım olarak görülmüştür. Bu ise,
sorunu içinden çıkılmaz duruma getirmiştir. Aynı inatlaşmanın, günümüzde de
sürdürülmek istendiğini görüyoruz. Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir bakanlığa
pankart asılarak, iş güvencesi siyasi yatırım konusu yapılmak istenmiştir. Hâlâ
sayın bakan, televizyona yansıyan toplantı görüntülerinin geri planında, iş
güvencesi sloganını kullanmaktadır. Sosyal taraflar arasında geçmişte bir
mutabakat sağlayamayan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, geçen yıl iş
güvencesi konusunda dokuz üyeli bir komisyonu görevlendirmiştir. Söz konusu
komisyon içinde, başlangıçta ben de görev yaptım. Teknik iş güvencesi hükümleri
ile kıdem tazminatının yeniden düzenlenmesine ilişkin hükümlerin iki ayrı
metinde hazırlanması ve sunulması görüşü komisyona hakim olunca, komisyondan
çekildim. Çünkü, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, siyasi endişeyle, bu
metinlerden birini alıp diğerini bırakabilirdi. Nitekim, sayın bakan da, böyle
yaptı. Yapmakla da katmadı, komisyonun hiçbir üyesinin katılmadığı bir görüşü
benimseyerek, tarım ve orman işçilerinin İş Kanunu'ndan yararlanmalarına ilişkin
hükmü taslağın içine ekledi. Komisyonun hazırladığı iki ayrı metin sosyal
tarafların her ikisi tarafından onay görmedi. Bu kez sayın bakan; geri adım
atarak, Türk çalışma yaşamını düzenleyen yasalarda gerekli değişikliklerin
yapılması ve buna ilişkin yasa taslaklarının hazırlanması için, 26 Haziran 2001
tarihinde dört konfederasyon başkanıyla ortak bir protokol imzaladı. Söz konusu
yasa taslak metinlerinin en geç Eylül 2001 sonuna kadar bitirilmesinden
protokolde sözedilmesine rağmen, bu istek yaşama geçirilmedi veya geçirilemedi.
Son TİSK Genel Kurulu'nun ardından yeniden oluşturulan üniversite kökenli bir
komisyon, bildiğim kadarıyla, anılan isteği yaşama geçirmek üzere halen
çalışmalarına devam etmektedir.
- İş Güvencesi Yasa Taslağı mevcut hali ile beklentileri karşılıyor mu?
Olumlu ve olumsuz yönlerini değerlendirir misiniz?
CENTEL: Bir İş Güvencesi Yasa Taslağı'nın başarısı, her şeyden önce,
sosyal tarafların mutabakatını sağlamış olmasına bağlıdır. Bu mutabakat
sağlanmadan girişilecek tüm faaliyetler, buz üzerine yazı yazmaktır. Nitekim,
ağırlıklı olarak 1992 yılından beri bu konuda başarı sağlanamayışının temel
nedeni, böyle bir mutabakatın sağlanamamış bulunmasında yatmaktadır.
İş güvencesi konusunda sosyal tarafların mutabakatını sağlamanın yolu, sosyal
tarafların beklentilerini dikkate almaktan geçer. Bu konuda, gözardı
edilemeyecek tek gerçek; yasal iş güvencesinin, kıdem tazminatı ve işsizlik
sigortası ve de iş aracılığı faaliyetlerinin etkinleştirilmesiyle bir bütün
oluşturduğudur. Nasıl tek başına kıdem tazminatının ortadan kaldırılmasını
içerecek bir işveren önerisi haklı olamazsa, salt iş güvencesinin getirilmesini
kapsayacak bir işçi önerisi de haklı bulunamaz. Bunlar bir bütün olunca, tümünün
bir paket içinde ele alınmaları isabetli olur. Üniversite kesimi, bunun bir
bütün olduğunu anlamaya yavaş yavaş başlamıştır. Bunu anlamayanlar ise, siyasi
kesim ile işçi kesiminin bir bölümüdür. Nitekim, Türk-İş yöneticileri, genel
kurullarında aldıkları bir kararı gerekçe göstererek, kıdem tazminatının yeniden
ele alınmasını tabu niteliğinde görmektedir. İşçi kesiminin çıkarlarını
savunmaları ve taraf olarak hareket etmeleri nedeniyle, Türk-İş yönetiminin bu
tutumunu mazur görmek belli ölçüde mümkündür. Buna karşılık, taraf olmayan ve
üstelik de her iki kesimin (işçi ve işveren kesimlerinin) çıkarlarını dengelemek
görevini üstlenmiş bulunan bir bakanın, bu konudaki tutumunu anlamak ve bilimsel
olarak açıklamak güçtür. Tüm bu
düşünceleri söylediğinizde, Türkiye'de iş güvencesine karşıymışsınız gibi bir
konuma oturtulmak isteniyorsunuz. Peşinen söyleyeyim, hiçbir zaman böyle bir
düşüncem olmadı. Esasen akademik kariyerim itibariyle, bir iş hukuku hocası
olarak, iş güvencesi kurumuna karşı olmam ve bu kurumu benimsemem düşünülemez.
Ancak, Türkiye'de yavaş yavaş sınai işletmelerin kapandığı ekonomik kriz
ortamında, istihdamı daraltıp sendikal güvenceleri pekiştirmeden salt belli bir
azınlığa hizmet edecek bir taslağı yasalaştırmanın da, bu ülkeye hiçbir
yararının olmayacağının artık bilincinde olmak gerekir. Üstelik, bu eleştirileri
yönelten kişilerin işveren bordrolarında çalıştıklarını da gördükten sonra, bu
tür "çamur at, izi kalsın" politikalarını ayırdetmede çok daha dikkatli
olunmasında yarar vardır. Ayrıca, sosyal taraflarca izlenen politikalarda da,
duyarlı olunmasında yarar vardır. Çünkü, bir süre karşı yanın çıkarları ortadan
kaldırılabilir, ama birgün gelir bu kez de sizin canınız yanar. Sosyal
tarafların karşılıklı çıkarlarının dengelenmesinin gerektiği bir ortamda,
duyarsız politikaların yeri olamaz ve de olmamalıdır.
- Gelişmiş ülkelerde iş güvencesi konusunda ne gibi çalışmalar yapılıyor?
Türkiye, bu ülkelerle kıyaslandığında, hangi seviyede?
CENTEL: İleri derecede sanayileşmiş ülkelerde, günümüzde artık katı bir iş
güvencesinden söz edilmemektedir. Dahası, en ileri sanayi ülkesi olan ABD, ne
158 sayılı ILO sözleşmesini onaylamış ve ne de yasal iş güvencesini içeren bir
hukuk sistemini oluşturmuştur. İşletmelerin geleceğinin güvenceye alınmadığı bir
ortamda, yasal iş güvencesinin fazla bir önemi yoktur. Çünkü, işletme yoksa, iş
ve işçi de yok demektir. Bunu göz önünde bulunduran sanayileşmiş ülkeler, artık
esnek bir iş güvencesinden söz etmektedir. Esasen, en katı yasal iş güvencesine
sahip Alman hukuk sistemi dahi, bu güvencenin işçi sayısı belli bir sayıyı geçen
işyerlerine uygulanmasını kabul etmektedir.
Türkiye, şu anda eksik olmakla birlikte, katı nitelikteki bir iş güyencesi
sistemini benimsemiş durumdadır. Özellikle, işyeri sendika temsilcileri için
öngörülen güvence sistemi, bu niteliktedir. 158 sayılı sözleşme ise, yasal iş
güvencesinin kabulü konusunda belli bir esnekliği benimsemektedir. Söz konusu
sözleşmeyi onaylamış bir ülke olarak Türkiye de, 158 sayılı sözleşmeyi
feshetmediği sürece, en azından bu sözleşmenin tanıdığı esnekliği kendi iç hukuk
sistemine taşıyabilir.
Gelişmiş ülkelerle Türkiye'yi karşılaştırdığımızda, 158 sayılı sözleşme
bakımından en büyük eksiğimiz, hizmet sözleşmelerinin feshinin ihbarında gerekçe
göstermeksizin feshe olanak tanımış olmamızdır. Bunun 158 sayılı sözleşmeyle
bağdaşır bir yanı yoktur. Buna karşılık, ödenecek olan ihbar ve kıdem
tazminatları ile kötü niyet ve sendikacılık tazminatları konusunda, gelişmiş
ülkelerin gerisinde olmadığımız gibi, bunların bazılarını geride bile bırakmış
durumdayız. Bu konuda, geçmişte iş güvencesi tartışmaları sırasında TİSK'in
yaptığı karşılaştırmalı çalışmalar, bunu tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.
Önümüzdeki dönemde, sosyal taraflar arasında gerekli mutabakat sağlanarak, iş
güvencesiyle ilgili tartışmaların sona erdirilip, Türk çalışma yaşamının ileriye
götürülmesini diliyorum. |