Konferans ve Seminerler
2005
Antalya Semineri
Sendikamızın geleneksel Antalya seminerinde bu yıl, tekstil ve konfeksiyonda Türkiye'yi bekleyen tehlikeler tartışıldı:
"Fabrikalar kapanıyor acil önlem şart"
Sendikamız tarafından her yıl geleneksel olarak düzenlenen seminerlerin 25'incisi 24 Nisan-28 Nisan tarihleri arasında Antalya'nın Kemer İlçesi'ne bağlı Tekirova Beldesi'ndeki Martı Myra Tatil Köyü'nde yapıldı. Bu yıl "AB ile Tam Üyelik Sürecinde Tekstil Sektörünün Sorunları" başlığı altında düzenlenen seminerde işçi ve işveren temsilcileri tekstil ve konfeksiyon sektörünün büyük bir sorun yaşadığını belirterek hükümetin acil önlem almasını istediler. Fabrikaların kapanmaya başladığını belirten sektör temsilcileri söz verilen KDV indiriminin yapılmasını, haksız ithalatın önlenmesini isterken başta enerji olmak üzere SSK ve vergi yükünün AB seviyesine çekilmesini talep ettiler.

Seminerin açılışında bir konuşma yapan Sendikamız Genel Sekreteri Metin Emiroğlu, "Sendikamız kurulduğundan beri kuruluş amacı olan bağlı bulunduğu iş kolundaki sosyal banşı tesis hedefine önemli ölçüde ulaşmış ve emek sermaye arasındaki ideolojik çekişmeleri asgariye indirerek iş kolunda verimli ve huzurlu bir çalışmanın yolunu açmıştır. 20 yıldan beri grev ve lokavtın cereyan etmediği tekstil ve hazır giyim sektörümüz ülkemizin ekonomik ve sosyal kalkınmasını en temel ve dinamik gücünü oluşturmaktadır. 2005 itibanyla tekstil ve hazır giyim sektörü ülkemizin gayrisafi milli hasılanın yüzde 10'unu ve kayıtlı istihdamın yüzde 11'ini, ülkemiz ihracatının yüzde 35'ini gerçekleştirmektedir" dedi.
Emiroğlu Şöyle devam etti: "Böylesine önemli bir sektörün Avrupa Birliği ülkeleri arasında istihdamda sadece yüzde 3'lük bir paya sahip olması Avrupa Birliği'nin sektöre bakış açısını farklı kılmakta ve gerektiğinde gözden çıkarılabilecek bir sektör olarak görülmesine yol açmaktadır. Ülkemiz açısından ise sektörün korunması hayati öneme sahiptir ve bu konuda tekstil sektörü hazır giyim ve konfeksiyon sektörü bir bütünlük içerisinde rekabet şartlarını koruyabilmek için gerekli mücadeleyi yapmaktadırlar. Bu mücadelede burada olduğu gibi işçi sendikalarımızı yanımızda örmek bizlere ayrı bir moral ve güç kazandırmaktadır. Son 5 yıldan beri bütün seminer konularımıza bakıldığı zaman "Tekstilde Rekabetin Korunması, Rekabette Çin Tehdidi, İç ve Dış Rekabet, Kayıt Dışı Ekonomi, Dahilde İşleme Rejimi" gibi başlıklar altında hep Türkiye'nin zorlaşan rekabet konularını işledik. Bu sektöre son 20 yılda 100 milyar doların üzerinde yatınm yapmış bir ülke olarak rekabet şartlarında eşitlik ve adalet istemekteyiz."
Emiroğlu eşitlik ve adaletin sağlanması için de şu önerileri getirdi: "OECD ülkeleri arasında istihdam üzerindeki vergi yükü bakımından, ki yüzde 45 gibi yüksek bir oran, en yüksek seviyede bulunmaktayız, ortalaması yüzde 20, bizde yüzde 45. Yapılacak vergi reformu ile bu dengesizlik giderilebilir diye
düşünmekteyiz ve vergi kaçakçılığına yol açarak kayıt dışını körükleyen KDV oranlarının da düşürülmesi bu mücadeleye hizmet edecektir. Sektörde en önemli girdi maliyetimiz olan enerji tarifemiz rakip ülkelerle eşitlenmeli ve belli bir dengeye kavuşturulmalıdır. Dahilde İşleme Rejimi kapsamında yerli üretim gözetilmeli ve katma değeri yüksek ihracat teşvik edilmelidir, ki bunun kararlan yeni yeni alınmaya başladı. Avrupa Birliğinin bugüne kadar Türkiye aleyhine gerçekleştirdiği ortak gümrük tarifelerinin tek taraflı indirilmemesi Avrupa Birliği ve Dış Ticaret örgütü nezdinde sağlanmalıdır.
Gümrüklerimizin disiplin altına alınması konusunda çalışmalar memnuniyet verici olmakla birlikte, Çin ve üçüncü ülkelerden yıllarca yapılmakta olan haksız
ve yanlış beyanlı ithalatın denetlenmesi için hassas kategorilerde Dış Ticaret Müsteşarlığı tarafından cesaretle hayata geçirilen Safeguard (korunma), Gözetim ve Menşei Kontrol tedbirleri sulandırılmadan uygulanmalı ve bütün gümrüklerimiz de bu uygulamaya sahip çıkmalıdırlar. Bilindiği gibi Türkiye Avrupa Birliğine tam üyelik başvurusu kapsamında Avrupa Birliği'yle Gümrük Birliği yapan tek aday ülke olarak Avrupa Birliğinin ortak gümrük tarifelerini Türkiye'nin hayati çıkarlarını göz ardı ederek, ki dünya ortalaması yüzde 25-40 iken, yüzde 0.12 gibi çok düşük seviyelerde tutmuş ve AB pazarını tüm dünya ülkelerine açarak haksız rekabet, pazar kaybına uğrayan ülkemizde işletmelerin kapanmasına ve işsizliğin artmasına sebep olmuştur. Bu Gümrük Birliği'nin bize getirdiği en önemli menfi sonuçtur."
2005 yılında kotaların kalkması Çin başta olmak üzere Orta Doğu menşeli haksız ithalatın aşın bir şekilde artmasına yol açarak koruma önlemlerine soğuk bakan Avrupa Birliği ve ABD'nin de birtakım tedbirler almasını nihayet
gündeme getirdiğine de dikkat çeken Emiroğlu "Onlar da bu işin farkına en sonunda vardılar.
ABD Ticaret Bakanlığının verilerine göre bu yılın ilk 3 ayında geçen yılın aynı dönemine kıyasla Çin'den ithal edilen dokuma tişört miktarı yüzde 1258, pamuktan mamulü pantolon miktan yüzde 1521 oranında artış göstermiş ve uzmanlar tedbir alınmadığı takdirde Çin'in ABD pazarının yüzde 70'ini ele geçirebileceğini tahmin ediyorlar. Çalışma hayatımızın önemli unsurlan olan sendikalar olarak sosyal standartlan belirlenmemiş bir üretimin, yani 30 dolar ücretle hiçbir sosyal standardı olmadan çalışarak üretilmiş mallarla rekabet etmenin haksız rekabeti yaratan en önemli faktör olduğunun bilinci içerisindeyiz. Artık bu gelişme süreci öyle gösteriyor ki, Çin bu sosyal adalete aykın üretimini bu şekilde yapmaya devam edemeyecektir. Gerçek ve adil rekabet şartlarının cereyan edeceği global bir piyasada Türk tekstil ve hazır giyimcileri olarak rekabet imkanı bulacağımızı ve varlığımızı koruyacağımıza inanmaktayız" dedi.
Narin: Çinli Türklerden çok çektiğimiz var
Sendikamız Yönetim kurulu Başkanı Halit Narin, seminerin açılışında yaptığı konuşmada, ithalat yapanların, tekstil sektörüne Çin kadar zarar verdiğini belirterek, "İthalat yapan bizim Çinli Türkler'den çok çektiğimiz var" dedi. Sözlerine senelerdir tekstil sektörünü bu
seminerde biraraya getirmeye çalıştıklarını belirterek başlayan Narin, bunun meyvelerinin alındığını da söyledi. Halit Narin, "eksiklerine rağmen, son 10 yılın en dinamik hükümetinin görev yaptığını" belirtti.
"Özal döneminde 7-8 tane şirketin elinde ithalatı-ihracatı yapılan bir Türkiye yaratamazsınız kavgasını yaptık" diyen Narin, bugün bunun faturasının ödendiğini söyledi.
Türkiye'nin, kayıtlı ve kayıt dışı ekonomisiyle 250 milyar doların üzerinde bir iş hacmine sahip olduğuna dikkati çeken Narin, geçmiş yıllarda ekonominin 500 milyar dolar olacağı yönünde tahminlerde bulunduğunu, ancak beklenenin gerçekleşmediğini ifade etti. "Koalisyon hükümetlerinin bize maliyeti, 200 milyar dolar civarındadır" diyen Narin şöyle konuştu: "Hortlayan bir hayali ihracat yaratan bir grup ortaya çıktı. İsimlerini söylemek istemiyoruz. Türk işçisinin, müteşebbisinin, içinde katma değeri konuşulmayacak kadar küçük olan, ithal edilen mallar üzerinde KDV yağmacılığıyla bizim paramızı alan insanlar çıktı. Bu insanların yüzünden her gün fabrikalar kapanıyor. Bu noktada tekstil ve konfeksiyon sektörünün büyük sorunlan var. Bunu görmezden gelemezsiniz. Her gün bir sürü fabrika kapanıyor. Her kapanan fabrikanın parasını cebine atarak yaşamaya devam edenler var. Buna hiç kimsenin
müsamahayla yaklaşmasının mantığını paylaşamıyoruz.
İşçi ve işverenler olarak (Burada yağma var) diyoruz. Hükümetimiz iki senedir buna tedbir almıyor. Bunu kamuoyuna getirmek bizim hakkımız değil mi? 'IMF buna müsaade etmiyor' diyorlar. Peki Türkiye Cumhuriyeti'nin gelişmesini isteyen bir dünya teşkilatı olan IMF, bir avuç ahlaksız insan KDVden vergileri yürütsün diye kapının açık bırakılmasına imkan tanıyan sisteme dokunmayın diyebilir mi? İşçisi işsiz kalsın, sanayicisi üretim yapmadan işinden uzaklaşsın diyebilir mi? Böyle bir şey mümkün değil"
"İçimizde ahlaksız, üretmeden para kazanan, işçisine iş imkanı yaratmayan adam istemiyoruz" diyen Narin sözlerini şöyle sürdürdü:
"Çünkü, biz Atatürk çocuğuyuz ve hepimiz üreterek kalkınma hedefi
içinde olan bir milletin bize verilen vasiyetini ve geleceğini elinde tutan, buna istikamet vermeye çalışan bir avuç insan değiliz. Bu milletin ağırlığı olan insanlarız. O yüzden bu ağırlığı olan insanların haksızlığa karşı sesi çıktığı zaman bir duyarlılık gösterilmesini süratle o tarafa doğru gidilmesini beklememizden daha tabi bir şey olamaz."
Halit Narin, geçen ay 10 milyar dolar ithalat yapıldığını, ithal edilen mala da "Ara mal" denildiğini kaydetti. Bir ayda 10 milyar dolar ara malı ithal eden bir ülkenin o ay ihracatının 100 milyar dolar olması gerektiğini dile getiren Narin, şöyle devam etti: "Devletimiz, (bu paralarla ne kadar para kazandın?) diye sorsa, yine Hazine'mize para girecek. Fakat ithalatçılara hesap sorulmuyor. Ailenin en çok beğenilen çocuklan onlar. Neden bunlar bu kadar ithalat yapıyorlar da, bunların çalıştırdığı işçi adedi sorulmuyor, her sene verdiği Gelir Vergisi, KDVleri sorulmuyor? Sanayicinin, işçinin, köylünün, esnafın yapmış olduğu ihracatı büyük bir beceri içinde dünya pazarına takdim ederek satabilen bir Türk milletinin bu evlatlarının becerisini kayıt dışına teşvik etmemek için ithalatçıya hesap sorulmalı. Biz bu şikayetimizde fazlasıyla haklıyız ve senelerdir bunun hükümetlerimizin alacakları ana kararlar içinde öncelikli yer almasını ısrarla rica ediyoruz. Bunun artık gecikmeye tahammülü yok. Çünkü işsiz kalan işçi, kapanan fabrika, morali bozulan kısardan gördükçe, biz de fabrikası çalışan insanlar olarak mahcup olmaya başladık. Yani, bu kadar baskı altında sen hala çalışıyorsun diye yüzüme bakıldığı zaman kusurlu, kabahatli insan gibi görünmeye başladık. Çünkü, herkesin fabrikası kapanıyor, sen nasıl çalışıyorsun diyorlar."
Çin'den gelen mallara AB'nin önlem alınmamasına da tepki gösteren Halit Narin, "Bu çifte standart değil, rezil standart" diye konuştu.
Narin "Çin'den ithalat yapıyoruz ve bunun sosyal hiçbir şartını münakaşaya açmıyoruz. Ama Türkiye yaptığı bütün işleri Avrupa standardının üstünde olsun diye Avrupa'da müzakere ediyor ve bizi sıkıştırıyorlar" dedi.
Çin kadar, ithalat yapan Türklerin de tekstil sektörüne zarar verdiğini savunan Narin, ithalat yapan Türkleri "Çinli Türkler" diye nitelendirerek, "İthalat yapan bizim Çinli Türklerden çok çektiğimiz var" dedi.
Toplantıda hükümete "Lütfen bu memleketin Hazine'sinden başlayarak çocuklarımızın ekmeğini götürüp cebine indiren insanlarla mücadele edin" diyen Narin 'Türkiye çok güzel kalkmıyor, Türkiye'nin kalkındığı rakamlar Avrupa'yı kıskandıracak rakamlardır. Ama, bu mutluluğu bütün milletin paylaşmadığı da bir gerçek. Çünkü, lokmanın çoğunu götüren hortumcular bitti lüpcular geldi şimdi. Havadan para kazanıp yatırıma dönmeyen bir para kazancı şimdi ağırlık kazanıyor. Yani, sanayicinin, müteşebbisin, işçinin çalışma imkanlarını elinden alan, parayı hapseden insanlar çoğaldı. Bizim bugünkü mücadelemizin temelinde bana göre bu yatıyor. Bu yatarken de Avrupa ve ABD Çin malına, Pakistan malına tedbir alıyor" diye konuştu.
Bürokrasinin ise tedbir almak yerine AB ile yapılan anlaşmaları gösterdiğini belirten Narin şunlan söyledi: "Doğru anlaşma var, ama bu anlaşmayı Türkiye Cumhuriyeti ve milletinin namına mı yapıyorsunuz, yoksa başka milletin namına mı yapıyorsunuz diye o bürokrasiye sormak lazım. Türk milletinin menfaatine uygun olmayan" bir anlaşma yapılması mümkün değilken, bu ikili, üçlü, beşli, yirmi sekizli anlaşmalarla biz mal ithal ediyoruz, kendi vatandaşımızın ekmeğinin ve rızkının bir kısmını başkalarına veriyoruz. Bunun başında Türki devletleri geliyor. Ben de Türk'üm onlar da Türk. Ama Türki devletine yatınm yapanlar buraya fıstık gibi mallan getiriyorlar. Orada elektrik 2 sent, işçilik zaten gani. Eğer oradaki idareyle de anlaşmışsan, üretim şartlan zaten yok. Hammaddeyi de yüzde 30-50 daha ucuza alıyorsan ve ondan sonra buraya getiriyorsan, burada büyük
adamsın. Ondan sonra buradaki fabrikaların hepsinin bacalan sönüp duruyor. Bunlan konuşmazsanız bu memleketi istediğimiz bir yerden bir yere getiremeyiz. Bizim kavgamız meslek kavgası değil, bu kavga Avrupa Birliği'nin yıldızı olma kavgası. Biz Avrupa'nın ekonomide, insanlıkta, önderlikte yıldızı olmak mecburiyetindeyiz. Görüyoruz koskoca Avrupa artık bitti. Çünkü artık yatınm yapamıyorlar. Hayata bakış açısı çalışmadan geçinmeye müsait bir duruma getirilmiş. Şimdi, Çin'den mal gelsin diye bakıyorlar, bütün fabrikalarını oraya taşımışlar. Bu şekilde koskoca Alman ekonomisi çöktü. Şimdi, sıra Fransız ekonomisinde. İngiltere baktı ki pabuç pahalı, ben bir kenarda durayım, Amerika'yla ben tezgahımı belki birleştiririm dedi, oraya doğru rampa etmeye başladı. Şimdi, komşu ülkeleri olarak bizim güvendiğimiz bir tek dostumuz yok. Bizim güvendiğimiz bir tek yer var Ankara. Tek yıldızımız var Atatürk'ten gelen meşale. O meşaleyi bizim takip etmemiz lazım. Yani, biz yükselirsek etraftaki ülkeler de bizim yanımızdan bizi takip ederler. Eğer, biz bu yıldızı yük-seltemezsek perişan ederler. Bizim bizden başka dostumuz olmadığını, bizim becerimizin bizi düşmanlarımızı bile dost yapacağını hepimizin çok iyi bilmesi lazım. Bunun da çıkış yolu da işçisi, işvereni, hükümeti, siyasetçisi, kim olursa olsun hepimizin bir birlik içinde ekonomiye yatırım yaparak kalkınmasından geçiyor."
Türkiye'de üreten insanların verdiği hesabın ahirette verilecek hesaptan daha fazla olduğuna da dikkat çeken Narin "Niye ihraç ediyorsun, sana kim ihraç et dedi diye sorarlar. Bu belgeyi niye eksik yazdın diye sorarlar. İthalatçıya hiçbir şey sormazlar. İthalatçı götürür parayı istediğini yapar" dedi.
Bürokrasiyi de eleştiren Narin, "Bizi lütfen rahat bırakın, bizim yanımızda olun. Yani bir işveren kapıdan içeri girince 'buyurun kardeşim ne emrin varsa yapalım' diyen bir bürokrasi çarkına ihtiyacımız var. Bürokrasi devletin üstünde devlet yaratmış" dedi. İthalatçı Birlikleri'ne de tepki gösteren Narin "Bu birliklerin ithalatçının getirmiş olduğu bir tek yanlış problemi hükümete götürüp de şunu şöyle düzeltin diye yaklaşımını görmedim. KDV'yi indirin diye rica ediyoruz, ilk karşımıza çıkan 'Pamuğun da KDVsini artırsınlar' oluyor. Pamuğun KDVsini artırsınlar demesi kolay, demek ki sen mevcut KDVnin
indirilmemesini istemeyen insanlardan bir tanesisin. Bu kadar basit" diye konuştu.
Konuşmasında AB'nin büyük bir pasta olduğuna da dikkat çeken Narin "O kadar büyük bir pasta var ki, Avrupa'da hiçbir sanayi kalmamış. Etrafımızdaki ülkelerde de hiçbir şey yok. Bir tek Rusya'da biraz canlılık gözüküyor. Biz onların parasal yükünü kendi becerimizle birleştirirsek hem orada yatırım yapma, hem onlarla beraber Avrupa'da büyük bir yıldız parlatma şansına sahip olabiliriz. Biz Avrupa gibi koca bir tüketim toplumunun üreten bir ülkesi olursak, gelecek olan refahı düşünebiliyor musunuz arkadaşlar?" diye sordu.
Narin SSK'ya verilen vergi ve primlerin çaldınldığını da belirterek "Onlar çaldınyor biz parasını veriyoruz. Eskiden SSK'da tek genel müdürlük vardı, böldüler. 8-10 tane genel müdürlük oldu, hesabı kitabı karıştı. Şimdi ben niçin işçi arkadaşlarım namına onların vergisini vereyim? Çünkü, memleketin yüzde 60'ı vergi vermiyor.
Tabii kayıt dışı ekonomisi yüzde 50-60 olan bir ülkede işçiden başlayarak memur da verecek, biz de vereceğiz, herkes vergisini verecek. Ama vermeyenler de verecek. Neden hala Maliye vergi mükellefleriyle uğraşır da, vergi vermeyenlerle uğraşmaz" dedi.
Narin, müteşebbise 'Sen hala ayakta mısın' diye yaklaşım sergileyen bankacıların olduğunu da belirterek, "Bu memlekette yapılacak bir tek şey var. O da müteşebbisine destek verecek, çalışanına destek verecek sistem...Bu bankacıları ıslah edecek, bürokraside bizim yanımızda olacak bir sistem lazım" dedi.
Tekstil sanayinde 4 milyon insanın çalıştığını da hatırlatan Narin, sendikanın seminerlerine dört dönemdir Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı'nın katılmamış olmasınada eleştiri getirdi.
İhracat rakamlarının da şişirme olduğunu belirten Narin "İçinde Türk müteşebbisinin katma değeri olan rakamlardır gerçek olan. Sen malın yüzde 80-90'ını dışarıdan ithal edeceksin, ondan sonra bu rakamı toplayacaksın ve şu kadar ihracat yaptım diye ay sonlarında beyanat vereceksin. Biz böyle teşkilat başkanı istemiyoruz. Biz yapılan ithalattaki eksikliği söylemeyen teşkilat başkanı istemiyoruz. Biz memleketin geleceğini düşünmeyen, kamuoyunda ağlayıp da içeride malı götüren teşkilat başkanlan istemiyoruz. Bu işin gerçek tarafı bu. Birgün mecbur olursak bu teşkilat başkanlarının yaptığı işleri de açıklarız. Bir yere oturmak demek hadiseleri kamufle etmek için bir kenarda oturmak demek değildir. Pakistan'dan Hindistan'dan Çin'den getirerek, ihracatla kalkınan ülke imajı vermek komedi bile değil artık. Bizim istediğimiz bütün fabrikalarımızı açalım, kapananlar açılsın, işçisi geri gelsin ve Türkiye ihracatını yapsın" dedi. Narin konuşmasının sonunda ise yanında getirdiği bıyıklı ve gözleri çekik resimleri göstererek "Allah bizi Çinli Türklerden korusun" dedi.
Çelik: Voltran gibi hareket etmeliyiz
Seminerin açılışına katılan Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik,
yaptığı konuşmada sorunların çözümünde tüm kurumların birlikte hareket etmesi gerektiğini belirterek, "Voltran adlı bir çizgi film kahramanı vardı. Biz de Voltran gibi hareket etmeliyiz. Parçalar biraraya gelerek bütünü oluşturmalıyız" dedi. Konuşmasına toplantıya bir ara verilmesi önerisiyle başlayan ancak salondan ses gelmeyince "Burada demokrasi yok" esprisiyle başlayan Bakan Çelik "Bütün söyledikleriniz eyvallah, baş üstüne. Ben Türkiye'nin en dertli insanının ben olduğumu zannederdim. Siyasette bir adamı öldürmek istiyorsanız Türkiye'de Milli Eğitim Bakanı yapacaksınız. Çünkü 20 milyon öğrenciden sorumlusunuz. Çemişkezek'teki ilköğretim okulunun kapısı kırık olduğu zaman da bağırıyorlar bu bakan uyuyor mu diye veya Hakkari'nin Şemdinli'sinde bir öğretmen öğrencinin kulağını çektiği zaman da. Böyle bir sıkıntılı bir yer. Kaynaklar yeterli değil, ayrılan bütçe Türkiye'nin en büyük bütçesi olsa da yeterli değil. Ama, faaliyetin olduğu yerde dert de vardır. Hiçbir şey yapmazsanız hiçbir derdiniz de olmaz. İcraatı yapmayan bir adamın hata yapması, konuşmayan insanın da gaf yapması söz konusu değil. Dolayısıyla, bu işleyen güzel mekanizmada eksikliklerin, aksaklıkların olması tabidir" dedi.
Çelik "Arnavutluk'ta tekstil sektörü yandı bitti diye kimse bağırmıyor, çünkü yok böyle bir şey. Ama, Türkiye'nin en büyük şansı gerçekten böyle bir sektöre sahip olmasıdır. Ben, tenkitlerinizi almak, tenkitlerinizi azaltmak, hafifletmek için bunlan söylemiyorum" dedi.
konuşmasında globalleşmeyi suyun akışına benzeterek, globalleşmeye karşı durulmasının mümkün olmadığını söyleyen Çelik şöyle konuştu: "Bu globalleşme denen şeye karşı durmamız mümkün değil, globalleşmenin dışında olmamız mümkün değil. Suyun akışını durduramazsınız. Akıllı insanlar suyu regüle ederler, suyun önüne siz set çekersiniz, alttan dolar, üstten dolar, yandan taşar, düzensiz patlarsa çok daha kötü olur, durduramazsınız. Suyu regüle etmek, yani düzene sokmak onun önüne baraj çekmektir. Baraj yaparsınız suyu kanallara kanalize eder sulamada kullanırsınız, tribünlere gönderir elektrik elde edersiniz. Ama, suyun akışını ben durdururum iddiasında bulunmak insanın kendi kendine fenalık yapmasıdır. Çin diye bir tehditten söz ediliyor ve Çin'in bizi ve bütün dünyayı nasıl etkileyeceğinden bahsediliyor. Eğer Fransa'da Anayasa oylaması reddedilirse, Hollanda'da ve İrlanda'da reddedilirse bunun bize ve bütün Avrupa'ya neler getireceğinden, götüreceğinden söz ediliyor. Dijital teknolojiyle birlikte iletişim ve ulaşım araçlarıyla birlikte dünya bir köy haline geldi. Dünya avucumuzun içindeki telefonun içerisinde. Bugün online dediğimiz sistemle trilyon dolarlar düzeyinde paralar saniyenin bilmem ne kadar süresi içerisinde oradan oraya naklediliyor. Biz böyle bir dünyada yaşıyoruz. Fakat böyle bir dünyada yaşıyoruz ama bugün neredeyse AK Parti bir tarafa, başta ana muhalefet partisi olmak üzere küçük partilere varıncaya kadar bir çok parti dünyadaki bu globalleşmenin, dünyadaki bu gerçeğin, gerçekliğin farkında olmayarak ulusalcı çizgide bir araya geldi.
Sayın Devlet Bahçeli'yle, Doğu Perin-çek, Necmettin Erbakan'la Deniz Baykal ulusalcılıkta ve statükoculukta aynı noktadadır. Bugün dünyadaki gelişimi, dönüşümü, değişimi yakalayan, bu anlamda bir ufku olan ve çalışmalarını bu zemin üzerinde yürüten yine tek parti diyebileceğimiz parti iktidardaki AK Parti'dir. Bunun bilinmesinde fayda var."
"Biz dünyada olup bitenlerin farkındayız" diyen Çelik, geçmiş dönemlerdeki kötü yönetimler nedeniyle ülkenin imaj kaybına neden olduğunu söyledi. 2002 seçimleriyle birlikte Türkiye'nin istikran yeniden yakaladığını belirten Çelik, şöyle devam etti: "Bu dönem kesinlikle Türkiye için çok önemli bir şanstır. Biraz önce değerli konuşmacılar bu hakkı teslim ettiler. Demokratikleşme paketleriyle Türkiye'nin gündeminde işkence dediğimiz mesele artık çıkarılmıştır. Bizim Türkiye'de ayıp diye kabul ettiğimiz birçok unsur elenip kenara atılmıştır. Hukukun üstünlüğü kavramı, demokratikleşme kavramı ile ilgili olarak büyük çapta, Avrupa
nezdinde, dünya nezdinde bir problemimiz kalmamıştır. 17 Aralıkta Türkiye bu siyasî kriterleri yerine getirmiş diye Türkiye tarih almıştır. Siyasi imaj olarak bu son derece önemlidir. Şimdi, bir taraftan eksiklikleri, aksaklıklan, eğrilikleri, yamuk-luklan görelim, ama bir de yapılanlar var. Doğrular var, artılar var, bardağın dolu tarafı var. Biz iktidara geldiğimizde hakikaten komada bir ekonomi devraldık. Bu hasta komadan çıkarıldı yoğun bakıma alındı, yoğun bakımdan normal hasta odasına alındı, şu anda nekahet dönemi yaşıyor. Bu hasta taburcu falan olmuş değil. Tabi ekonomimizde her şeyin süt liman olduğu iddiasında olan yok. Ama enflasyonda neredeydik, şimdi nereye geldik bunu biliyorsunuz. Faiz oranı yüzde 70'ti, şimdi yüzde 15'e indi. KOBİ kredileri yüzde 66 idi, şimdi bu yüzde 20'le-re indi. İhracat artışındaki rakamlar hepimizin malumudur. Ama, bir de sizin de çok müşteki olduğunuz, bizim de çok şikayetçi olduğumuz Türkiye'de bir statükocu anlayış var. Nedir bu statükocu anlayış? Bakın 2B'de engel çıkaranlar kimlerse, sizden de davul tozu, minare gölgesi, Hazreti İsa'nın nefesini isteyenler onlardır işte. Yani, bir işlem yapacağınız zaman aynı zihniyettir bu. Bizde kağıt üzerinde metinlerin ne olduğu çok önemli değil. Dünyanın en iyi kanununu çıkarın yanlış bir adamın eline verin bunu kendisine benzetir. Konfiçyus'ün kulaklarımıza küpe olması gereken bir sözü var, der ki, "Eğer hükümdar adil olursa kanuna gerek yoktur. Eğer hükümdar adil değilse kanunun anlamı yoktur." Yaşadığımız budur, bu zihniyet meselesidir."
"Hiçbir hatamız yoktur iddiasında değilim" diyen Çelik "Bizim hatamızı gösterenler bizim sırtımızdaki akrebi göstermiş olur. Ben burada konuşulanlan birer uyarı olarak alıyorum. Buradan aldığım notları bakan arkadaşlarda paylaşacağım" dedi.
Girişimcilerin, işadamlarının bütünü tamamlayan en önemli parçalar olduğunu vurgulayan Çelik, şöyle konuştu: "Voltran adlı bir çizgi film kahramanı vardı. Biz de Voltran gibi hareket etmeliyiz. Parçalar biraraya gelerek bütünü oluşturmalıyız. Bu diyalogu çok önemsiyorum. Türkiye'de bugüne kadar hükümet, medya, işveren, işçi, üniversite, polis, asker bütün kurumlar hep zeybek oynadılar. Biliyorsunuz zeybek tek başına oynanan bir oyundur. Şimdi halay çekme zamanıdır. Türkiye bir ipekböceği politikasına mahkum edilemez."
Türkiye'de siyasi istikrarın bozulmasının bütün sektörlere zarar vereceğini de belirten Bakan Çelik, "Hiç olmazsa bugün tenkit edecek bir hükümet, dibek taşına dönüştürdüğünüz bir bakan buluyorsunuz. O zaman bulamazsınız" dedi.
Yüksel: Tekstilci mutlaka dinlenmeli
Antalya Valisi Alaaddin Yüksel de, Cumhuriyetin ilanından günümüze Türkiye'nin çok büyük yol katettiğine dikkati çekerek, bugün bütün eksikliklerine rağmen Türkiye'de her şeyin üretilebildiğini kaydetti. Türkiye'nin önünde hala engellerin bulunduğuna dikkati çeken Vali Yüksel, "Başlanılan noktanın gözden kaçırılmaması gerekiyor. Bu projenin mimarı sizlersiniz. Hiç kuşku yok bu ülkede herkesi dinlemek lazım ama en çok tekstilciler dinlenmelidir. Çünkü onlar, en zor günlerde ayakta durmayı başarabilen bir yapının sahibidirler" dedi
Yüksel konuşmasında şunlan söyledi: "Tabi geleceği yorumlarken kantarın topuzunu da pek fazla kaçırmamak gerekir ve de özellikle bu yapıda bulunan insanların sadece ileriye bakıp telaştan ziyade ve biraz da iyi muhakeme yapıp nerelere kadar gelindi, ne yapılmak gerekiyor bunu çok iyi muhakeme etmek gerekir.
Hiç kuşku yoktur ki, yeni bir dünya oluşuyor, 21'inci yüzyıl çok değişik tanımlan, kavramlan tartışıyor. Tarihin hiçbir döneminde olmadığı gibi dünyayı sahiplenen devletler, toplumlar şimdi ortak hedefler belirlemeye başladı. Çevreyi ortak hedef ortak hedef kabul ediyor, sağlığı ortak hedef kabul ediyor. Açlık ve yoksullukla mücadelede ortak hedefler alınıyor. Teknolojinin tanımı yapılıyor, bilginin insanlığa olan ilgisi tartışılıyor, bilişimden konuşuluyor ve de hiç kuşku yoktur ki, bu çağın, her çağda olduğu gibi bu çağın tılsımlı kelimeleriyle tartışılıyor. Üretimden bahsediliyor ve de ihracattan bahsediliyor. Üretim meselesi yeniden konuşuluyor, yeni anlamlar kazanıyor ve bu dönemde hep beraber görüyoruz ki, savaşların alanı veya savaş alanlarının adı değişti. Biz Çanakkale'yi biliyoruz, Sakarya'yı, Dumlupınar'ı biliyoruz, ama şimdi 21'inci yüzyılın yeni muharebe alanı var, onun adı da serbest piyasa veyahut da rekabet dediğimiz yeni bir olgu."
Yüksel konuşmasına şöyle devam etti: "Bundan 85 yıl önce Çanakkale'de mevzilerde yaşayan insanların şartlan şimdi tekstilcilerden daha mı iyiydi? Sakarya'da, Dumlupınar'da muharebe edenler, Anadolu'da zor şartlarla yaşayanlar, turizmcilerden veya başka sektörlerden daha mı iyi şartlarla o gün mücadele ediyorlardı? Bu projenin gerçek sahipleri sizlersiniz. Benim burada söylemem gereken şey şudur: Hiç kuşku yoktur ki, önümüzde çok büyük engeller vardır. Ulusal yapıdan uluslar arası evrensel bir yapı oluştu. Bakın uyum adı altında dünyayla buluşma, entegre adı altında her geçen gün meydana gelen olaylar hepimizin başını döndürmektedir. Ama biz 80 küsur yıl önce bu büyük projenin başlangıcında yola çıkarken bu ülkede, hep konuşuruz topluiğneyi dahi yurt dışından getirirdik. Benzin mazot geldiğinde kuyruğa girer, bir tek radyomuza pil alabilmek için saatlerce kuyruklarda beklerdik.
80 yıl önce Anadolu toprakları üzerinde sadece ve sadece 300 bin öğrencisi olan, bir çoğu cephelerde ortaokul talebelerinin öldüğü bir ülkede bugün 15 milyon öğrenci, 12 bin 500 öğretmenin bulunduğu bu Anadolu topraklarında şimdi 600 bin öğretmen görev yapıyor. Bir tek üniversiteden 80 üniversiteye ulaşan bir Türkiye var. Sonuç itibarıyla dağdaki çobanın belinde dahi telefonu olan bir Türkiye var. Ancak hiç kuşku yoktur ki, önünde de ciddi problemleri olan, çok zorlukları olan bir Türkiye karşımızda. Burada, üretimi, ihracatı konuşuyoruz. Biz bunları burada konuşmamalıyız. Biz bunları 1960'lı yıllarda konuşmalıydık.
Dünya üretimi, ihracatı, rekabeti konuştuğu yıllarda bu ülke iki ihtilal gördü. Birçok da adı muhtıra, darbe, zaman zaman da basının tanımıyla demokraside balans ayarları yapıldı. Son 20 yıldan beri de terörle mücadele ediyor. İnanılmaz hükümetler geldi gitti. 2'li, 3'lü, zaman zaman 4'lü koalisyonlar. 3 haftada bir, 5 haftada bir hükümetler geldi ve gitti. Sonuç itibarıyla zor bir süreçten geldik. Ama sonuç itibarıyla bugün bu kürsülerde kalkınan, gelişen ve bütün dünyanın dikkatle takip ettiği bir Türkiye'yi konuşuyoruz. Burada problemleri konuşurken başlanılan noktanın da asla gözden kaçırılmaması gerekiyor. Ama bazı şeyleri de sorgulayacağız tabii ki. Tam 20 yıldan beri özelleştirmeyi konuşan Türkiye, 20 yılda nasıl sadece 17 milyar dolar yabancı sermaye getirebiliyor. Bunları oturup tek tek konuşulması gerekiyor" dedi.
Keçeciler: Tekstil alarm veriyor
Seminerde konuşan Devlet eski Bakanı Mehmet Keçeciler ise "Hakikaten tekstil sektörümüz alarm veriyor, çok sıkıntılar var" dedi. 1 Ocak 2005 tarihinin tekstil sektörü açısından tarihi bir dönüm noktası olduğunu belirten Keçeciler "Çünkü, bu tarihte kotalar kaldırılmıştır. Dünya Ticaret Örgütüne üye olan Çin'le ilgili kotalar kaldırılmıştır ve çok süratli bir şekilde dünyada Türkiye'nin, aktif rol oynadığı pazarlar Çin tarafından işgal edilmektedir. Ulaşan rakamlar çok kötü gelmektedir. Çok sancılar vardır, çok sıkıntılar vardır" diye konuştu.
2005 yılının ilk 3 ayı içerisinde Çin'in Avrupa Birliği'ne sattığı tekstil ürünlerini 5 kat artırdığı kalemler olduğuna dikkat çeken Keçeciler "Bunlar tehlike sinyalidir, tehlike sinyalini alıp da tedbir düşünmemek doğru değildir" dedi. Tekstil sektörünü hastanenin acil servisine kaldırılan hastaya benzeten Keçeciler sözlerini şöyle sürdürdü:
"Hükümetimizin tekstil sektörüne ihtimamla bu yıl mutlaka müdahale etmesi zamanı gelmiştir, geçmektedir. Muhalefeti iktidan hep birlikte tedbir üretmeliyiz, düşüncelerimizi açık ve net olarak burada ifade etmeliyiz. Sayın Halit Narin ekonomik haber veren programların adeta üçüncü spikeri oldu. Her son haftada, belki 5-6 kanalda izledim kendilerini. Her toplantıda çıkıyor Çinli Türklerden şikayet ediyor. Birçok meseleleri, burada ifade ettiği konulan Türkiye'ye duyurmaya çalışıyor. Sivil toplum örgütlerimizin tekstil sektörümüzün önemli temsilcileri ilk defa hayatlarında sokaklarda, yürüyüş yapıyorlar. İşçilere demişler ki, "Siz durun, aman sakın ola, biz kendimiz yürüyelim." Gariplerim yürümeyi de bilmiyorlar, kravatlanyla... Bir de yaya kaldırımından yürüyorlar. Ellerinde İngilizce-Türkçe pankart. Şimdi, sendika başkanlarımız biraz sonra konuşacaklar nasıl yürüneceklerini onlar anlatılar, ama onları sokağa çıkartmayın. Bu sektörün arkasında işlerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olan 4 milyon işçi var. İnsanlar işlerini kaybetmeye görsünler, çok zordur. Mehmet Akif şöyle diyor: 'Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası, dostunun yüz karası, düşmanının maskarası.' O hale gelmek istemiyorsak mücadele edeceğiz. Bu mücadeleyi Çin'le mi yapacağız, Hint'le mi yapacağız yapacağız.? Gümrüğü, dış ticareti, sendikasıyla, işçisiyle, işvereniyle hep birlikte bu mücadeleyi yürütmek mecburiyetindeyiz."
Bu mücadeleyi yaparken dikkat etmek gereken huhuslar olduğunu da belirten Keçeciler "Tabi başı boş bir sahada hareket etmiyoruz, uymamız gereken dünya kurallan, birtakım anlaşmalar var. Bu anlaşmalar genelinde Türk halkının aleyhine yapılmış anlaşmalar değil. Bizim yetkili organlarımızca kabul görmüş, kabul ettiğimiz anlaşmalar. Ama, bu anlaşmaların her birisinde anlaşmayı imza eden ülkenin veya ülkelerin pazarını bozacak, ekonomik dengesini sarsacak herhangi bir davranışa izin verilmez. Yani, ben 60 dolara işçi çalıştıracağım, elektrik parasını düşük alacağım, enerji parasını düşük alacağım, ne yaparsam ne pahasına olursa olsun ihracat yapacağım deyip de diğer bütün ülkelerin pazarlannı bozmaya hakkımız yok.
İnsan haklarına aykın işçi çalıştırmaya, çocuk işçisi çalıştırmaya hakkınız yok. Dünya iyüiğe doğru gidecektir. Biz Çin'e benzemeyeceğiz, Çin dünyaya benzeyecek. Bunu benzetmek için elimizden gelen gayreti göstereceğiz" dedi.
Hükümetin de sivil toplum örgütlerinin de bu konuda gayret sarfettiğini belirten Keçecüer, ancak yapılanların yetersiz olduğunu söyledi. Keçeciler, şunlan söyledi:
"Gerektiğinde Çin'e karşı aynen
ABD'nin yapabildiği gibi Dünya Ticaret Örgütü kuralı olan Koruma Önlemleri Anlaşması çerçevesinde Sevk Kart Koruma Önlemleri mekanizmasına işlerlik kazandırabiliriz. Aynca Dahilde İşleme Rejimi çerçevesi içerisinde ithal edip üretimimize katkı sağlayıp tekrar ihraç etmemizle ilgili mevzuatımızı baştan aşağı yeni baştan düzenlememiz gerekmektedir. Yani Dahilde İşleme Rejimi çerçevesinde getirilen mallan çok ciddi kontrol etmeliyiz.
İşlenip tekrar ihraç edildiğini çok sıkı bir şekilde denetime almalıyız. Aynca, gümrüklerimizdeki modernizasyona devam etmeliyiz. Bazı gümrüklerimizde bilgisayar ortamına geçilmedi, çünkü oralardaki iş hacmi çok düşük. Oraların kapatılması gerekir ama siyasi sebeplerle kapatılmıyor. Biz 120 kadar gümrüğü kapattık, devamı gelmedi."
Konuşmasında tekstilciler için sektörel teşvik uygulamasına gidilmesini de isteyen Keçeciler "Aksi takdirde sektörü öldürdükten sonra diriltmek çok zor olacaktır. Bu insanlara işlerini kaybettirmemeliyiz. Kaldı ki, Türkiye'de kalkınma rakamlan iyi olmasına rağmen, enflâsyon düşük olmasına rağmen, ekonomik veriler iyi göstermesine rağmen istihdam sorunu çözülebilmiş değildir. Tekstil en çok işçi istihdam eden sektördür. Dolayısıyla, bizim tekstil sektörüne teşvik vermemiz halinde çok önemli sosyal problemimizi çözmek için ciddi bir adım atmış oluruz.
İl bazında verdiğimiz teşvikler çok fazla geçerli değil. Maliye Bakanımız da söylüyor: 'Eğer o teşvikler geçerli olsaydı Güneydoğu Paris olurdu' diyor. Doğru. Asıl bunu sektör bazında, ihtiyacı olan sektöre vereceksiniz. 2005 yılı tekstil sektörü için gerçekten alarm zillerinin çaldığı yıldır ve bizim bu sektörümüz büyük sıkıntı içerisindedir. Dertlerini anlatmak için ellerinden gelen gayreti göstermektedirler. Hükümetimiz de iyi niyetlidir, ama alınacak tedbirleri doğru tartmak lazım" dedi.
Keçeciler alınması gereken önlemleri ise şöyle sıraladı: "Dampingli düşük kıymetli, düşük faturalandınlmış ve yasal olmayan tekstil ithalatını kısıtlar tedbirler alınmalıdır. Belki konfeksiyoncularımız memnun olmayacaklar ama tekstil ithalatında Dış Ticaret Örgütü Sevk Öncesi İnceleme Anlaşması hükümleri bu yıl için işletilmelidir. Tekstil ithalatında menşe şahadetnamesi aranmalıdır. Dünya Ticaret Örgütü Koruma Önlemleri Anlaşması'na dayanarak tekstil ve konfeksiyon ithalatında ek gümrük vergileri uygulama imkanı vardır. Bu imkanlar bu yıl için, uygulamaya konulmalıdır. Ayrıca tabi dünya ile beraber hareket edilmelidir. Biz öyle kendiliğimizden artık beğenmediğimiz ithalatı durdurma, istediğimiz şekilde engeller çıkartma, tarife dışı engeller koyma durumunda değiliz. Bunlarda dikkatli davranmalıyız. O yüzden sivil toplum örgütlerimizin giriştiği, hükümetimizin
desteklediği Avrupa Birliği nezdinde, Dünya Ticaret Örgütü nezdinde tedbir alma girişimlerini devam ettirmeliyiz. Dünya Ticaret Örgütünün Kasım ayında yapılacak toplantısında bir kısıtlama karan çıkarsa bizi en çok rahatlatacak karar o olacaktır. Ama, biz o karar çıkıncaya kadar kendi iç bünyemizde tedbirler almaya devam etmeliyiz."
Hükümete dış politika konusunda uyanlarda da bulunan Keçeciler "Avrupa Birliği'nde meydana gelebilecek değişiklikleri, özellikle Fransa ve Hollanda'da, yapılacak referandumlarda Anayasa'nın reddi istikametinde çıkabilecek kararlara karşı Türkiye politika geliştirmelidir" dedi.
Kudatgobilik: Tedbir cenaze töreninden önce alınmalı
Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Başkanı Tuğrul Kudatgobilik de konuşmasında Türkiye'nin kabuk değiştirmeye başladığını belirterek "Ancak Türk sanayiini ve Türk ekonomisini 15 sene sırtında taşımış olan Türk tekstili bugün zor durumda, gün tedbir günüdür. Hükümet tedbir alacaksa yarın cenaze töreninde değil, bugün almalı" dedi. Sadece Türkiye'nin tehdit altında olmadığını belirten Kudatgobilik, "Avrupa Birliği'nin UNICE Başkanlar Toplantısı'nda İtalyan İşverenler Başkanı Mister Marizini kendi ülkesinin ne büyük felaketlerle karşı karşıya kaldığını belirterek GATT Anlaşması'nın 4'üncü ayında yüzde 45 pazar kaybettiklerini ve özel tedbir almak mecburiyetinde oldukların söyledi. Biz de öyle bir noktaya geldik ki, ya tedbiri zamanında alıp Türk tekstil sanayiini layık olduğu yere koyacağız ya da öyle pahalı olan zorluklarla karşılaştıracağız ki sektörün, hakikaten cenaze namazında buluşmaktan başka çare kalmayacak" dedi.
Hükümetin sanayiciye sürekli hak vermesine rağmen iş tedbire gelince IMF ve Dünya Bankası'nı öne sürdüğünü belirten Kudatgobilik, "Bu doğru değil. Şayet teşhis doğruysa tedavinin muhakkak anında, bugün yapılması lazım. Bugün Türkiye'yi bu hale getiren, geçen 15 senemizde başımızı dik tutturan Türk tekstil sanayiidir. Otomotiv sanayi vesaire daha dünün çocuklandır. Onların da dertleri var ama, Türk tekstil sanayi altın yumurtlayan tavuktur. Hükümet 'KDV oranlarına kanşamayız, çünkü IMF bizden KDVyi uzun vadede böyle tutmamızı istiyor1 diyor. Hakikaten doğru mu? Türkiye'de kayıt dışı ekonominin böyle devam etmesini IMF isteyebilir mi? Türkiye'de kara ekonomi devam etsin diyebilir mi?" diye sordu.
Seminerdeki konuşmasında bürokrasiden de yakınan Kudatgobilik, şöyle devam etti: "Bugün hakikaten bürokrasinin getirdiği problemlerle meşgul olarak buraya geldik.Buraya gelirken ticari vasıtalardaki vergi bir gecede kimseye danışmadan, kimseye sormadan sürpriz biçimde bir müsteşarlık kararıyla yüzde 10'dan yüzde 60'a çıkarıldı. Benim tekstilcimin hafta içinde hammaddesini, bitmiş mamulünü taşıdığı o ticari aracını hafta sonunda arkasına bir koltuk koyarak baldızını, kayınvalidesini Boğaz'da bir balık yemeğe görünüyor diye bu Sayın Gümrük Müsteşarı diyor ki, bunlar binek otomobildir. Çünkü, bunun arkasına da oturuluyor... Alay eder gibi yapıyorlar, bakın bürokrasinin yaptığı işe. Bu olaydan iki hafta önce gazetelerde gördünüz 4 Avrupa firması Citroen, Renault, Fiat, Tofaş ve Ford Türkiye'yi hafif araç üretim üssü yapıp bütün dünyaya mal satacak bir anlaşma yaptılar. Yani 24 bin YTL'lik bir malin fiyatı bir gecede 12 bin YTL vergi geldi ve ticari aracın fiyatı 36 bin YTL oldu. Yani esnafa 'bu aracı almayın' deniyor. Perşembe gecesi bu gümrük kararnamesi çıkıyor, cuma sabahı bütün vergi daireleri diyorlar ki, 'biz işlemi yüzde 60'a göre yaparız.' Senin nereden haberin oldu gece 3'te çıktı kararname? Demek ki danışıklı dövüş var. Herkes biliyor bunu, bir sanayici bilmiyor. Böyle şey olmaz"
Kudatgobilik, Türkiye'de sanayi ve istihdam projesi olmadığını savunarak, "Başbakan ve yardımcılan 'Türk ekonomisi düzelirse istihdam sorunu çözülür' diyorlar. Maalesef çözülmüyor. Kapasite kullanımını yüzde 84'e çıkardık, ihracatımız yüzde 90'lann üzerinde, istihdam hala artmıyor" dedi.
TİSK tarafından yapılan bir araştırmaya göre tekstil sektöründeki 680 bin istihdamın 610 bininin kara ekonomide olduğunu da ifade eden Kudatgobilik, "Şimdi Sayın Halit Narin Türkiye'nin Çinlileri demekte haksız mı? Türkiye yüzde 55'i kara ekonomi olan, yüzde 55'i vergi vermeyen, sigorta yapmayan, ekonomi, adresi belli olmayan, sanayi mi ticaret mi yapıldığı belli olmayan bir şekilde yönetilemez. Hükümet bunu bilmiyor mu? Biliyor ama 2 senedir laf yapıyor. 2 senedir bu konuda evet yapacağız, haklısınız' deniliyor. O zaman mücadele edin. İşte gün bugündür" diye konuştu.
Kudatgobilik, Avrupa'nın ciddi bir darboğazda olduğunu da belirterek, şunları söyledi: "Şu anda Avrupa'nın yedinci büyük ekonomisiyiz. 2012 yılında beşinci büyük ekonomisi olacağız. Ne yaparlarsa yapsınlar bu böyle olacak. Hükümet, koalisyonların kaybettirdiği 10 seneyi bize geri kazandırdı. Bundan dolayı şükran arz ediyorum. Biz sivil toplum örgütleri olarak işçimizden esnaf ve sanatkârlarımıza kadar hepimiz bugün sistem içinde çalışıyoruz. Yalnız Türkiye'de değil, Avrupa Birliğinde de Hükümetimizi değil, sistemimizi korumaya çalışıyoruz. Bu bizim vazifemiz, bunu siz bizden istemediniz, biz bu görevi kendi kendimize biçtik. Ama, benim derdim burada. Ben, şimdi Avrupa'dan korkmaktan vazgeçtim. Bir müsteşar daha kalkıp geceden gündüze yine sanayiinin içine okuyacak bir karar çıkarırsa, Halit Narin Çinli Türklerden korkmaya başladı, ben Çinli Müsteşarlardan korkmaya başladım şimdi. Dolayısıyla, bugün artık kapalı kapılar ardında Türk sanayii ve Türk insanı için, Türk çalışanı için karar alınmamalı. Çünkü, Avrupa Birliği de dünya da bizi bir ittifak hâlinde karar verdiğimiz zaman geçerli kılıyor."
Hükümete "Bugün tekstil iş kolunda yangın var, işyerlerimiz kapanıyor. Bugün vicdanımız, işçimizle beraber yanıyor. İşçim de yanıyor ben de yanıyorum. Dolayısıyla, tekstil sanayii yangında ilk kurtarılacak sektördür" diye seslenen Kudatgobilik, Ekonomik ve Sosyal Konsey'le ilgili düzenlemenin de bir an önce yapılmasını istedi.
Oran: Türkiye yıldız oyuncu olabilir
Avrupa Hazır Giyim ve Tekstil Organizasyonu Yönetim Kurulu Üyesi Umut Oran, AB'nin, 2010'da ABD ve Japonya ekonomisine yetişmek için önüne stratejiler koyduğuna dikkat çekerek "Bunun için de önünde yıldız oyuncuya ihtiyaç var. AB'ye yeni aday olanlar ve aday olacaklara bakın, hiçbirisi AB'yi, ABD ve Japonya'ya taşıyacak skorer oyuncu rolüne uygun değil. Tek uygun ülke Türkiye. Türkiye, bunu çok iyi değerlendirmeli" dedi.
Konuşmasında ekonomide yaşanan gelişmelerin vatandaşa yansımadığını söyledi. Oran "Gerçekten rakamlarda çok ciddi basan var. Yani, büyümede, enflasyonda, ihracat artışında, faizlerde basan var. Bunlar hakikaten bizi yıllardır özlediğimiz rakamlar. Ama, bu rakamlar gerçeği yansıtıyor mu yansıtmıyor mu? Bugün sadece sorun Türk tekstil ve hazır giyim sektöründe değil. Bugün Türkiye'de işçi, memur, vatandaş kan ağlıyor. Anadolu kan ağlıyor ve artık umutsuz. Anadolu konuşuyor. Bundan 2 sene evvel konuşmuyordu sabırla bekliyordu. Bugün her yerden ses çıkıyor, bu güzel bir şey değil" dedi.
İyileşmenin reel rakamlara yansımadığını söyleyen Oran sözlerine şöyle devam etti: "İthalatta yüzde 40'lık artışla dünya birincisi olduk. İhracatta ithalata dayalı bir artış var. Türkiye ekonomisi bugün KOBİ'lerden oluşuyor. Şimdi, ihracatı artan sektörlere baktığımızda bunlar, otomotiv, demir çelik, elektrik, elektronik ve beyaz eşya. Ama bu sektörlerin ithalatı da yüzde 50 artmış. Yani, daha çok ithalat ediyorlar, daha az ihracat yapıyorlar. Bu içeride katma değer yaratamıyor. O yüzden toplumun katmanlarına yansımıyor. Bu işsizlik yaratıyor. İşte bu sorunu görmemiz gerekiyor. İhracattaki artışı da böyle değerlendirmemiz gerekiyor. İşsizlik kadar kayıt dişilik da sorun. Bir haksız rekabet yaratıyor. Yani bir işletme kayıt altındaysa fiyat tutturamıyor, çünkü yanındaki işletme kayıt dışı. Aynca biz kayıtlı olduğumuz için sürekli denetim altındayız. Bu da psikolojik olarak rahatsız ediyor.
Benim fabrikam 2 ayda bir Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından denetleniyor"
Yaşanan işsizlik, terör ve göç gibi birçok sorunun ekonomiden kaynaklandığını söyleyen Oran konuşmasına şöyle devam etti: "Türkiye'deki rakam-lardaki iyileşmenin tek nedeni var o da döviz kuru. Biz reel kesim olarak bunu görüyoruz, bu tablonun zaten içinde yaşıyoruz. Hükümetimizin özellikle bu tabloyu iyi değerlendirmesi gerektiğini bir kez daha vurgulamak istiyorum. Hükümetimiz bu işlere bakıyor ama, bakmak yeterli olmuyor. Bir de söylemden eyleme geçemiyor. Yani, hükümetimiz hep iyi niyetli, bizi dinliyor ama icraata geçemiyoruz. Örneğin Dünya Ticaret Örgütü tarafından 1994 yılında karar alınmış ve denilmiş ki, kotalar, miktar kısıtlaması kalkacak, gümrük tarife vergileri tekrardan yapılandırılacak. Son 5
yıldır biz tekstilciler ve hazır giyimciler ve sektörün kurum ve kuruluşlan tüm hükümetlere sürekli bunu anlattık. Dedik ki, bu bizim sorunumuz değil, ülkenin sorunu. Çünkü, bu sektör Türkiye'de yüzde 30 ekonomiyi temsil ediyor. Ama maalesef herhangi bir şey yapılamadı. Sonunda 2005'i ıskaladık. Ama bu ıskalama bize çok pahalıya mal olacak. Şimdi, biz sektör olarak gerekli hazırlıklan yapıyoruz, oturmuyoruz, yani boş durmuyoruz. Yurt dışı satış odaklı yapılanmaya çalışıyoruz, tasarım konusunda, verimlilik konusunda çalışmalarımız oluyor. Üretim zincirinin halkaları arasındaki iş birlikleri oluyor. Yani yapabileceğimizin azamisini yapıyoruz. Ama bu yeterli değil. Çünkü bir kamu maliyetleri var, vergiler var. İstihdamda kamu maliyetlerinde dünyanı en yüksek oranı Türkiye'de. Şu anda Türkiye, Avrupa Birliği'ne yeni üye olan 10 tane ülkeden 7 tanesinden pahalı. Bulgaristan, Romanya, Polonya, Letonya, Estanyo, Çin'e gitmeye gerek yok, brüt asgari ücrette ve işçilik maliyetinde şu anda daha ucuzlar."
Bugün Türkiye ekonomisiyle marka yaratamanın zor olduğunu da söyleyen Umut Oran, "Bugün marka yaratan ülkelere baktığınız zaman 10-15 bin dolar gayrisafi milli hasılalara sahiptir. Ama üretimde biz kapasite, üretim zincirine sahiplik, esneklik, kalite, servis olarak biz bir dünya markasıyız. Tabi burada, marka devleti olmak için de bizlerin de marka vatandaş, marka siyasetçi, marka bürokrat olmak gerekiyor" dedi.
Euratex'te yaptıklan çalışmalar hakkında bilgi de veren Oran, AB Komisyonu'nda Çin ile ilgili önemli bir karar aldırdıklarına dikkat çekerek "Bunu almasının en büyük nedeni de istihdam ve işsizlik. Oysa 2.5 yıldır hükümetin gündeminde istihdamla ilgili, işsizlikle ilgili hakikaten bir karar aldıramadık. Birçok formüller önerdik, dünyadaki uygulamalan gösterdik, ama sonuç yok. İstihdam problemi olan ülkeler hakikaten bununla ilgili çok ciddi çalışmalar yapıyorlar. Mart ayında Hindistan bir çalışma yaptı, şu anda hükümetten geçmek üzere. Esnek çalışma şartları, esnek üretim modelleri, çalışma saatleri artışı gibi birtakım uygulamalan hayata geçiriyorlar. Çünkü baktılar ki rekabet çok fazla. Şu anda 12 milyon kişiye bu yıl sonuna kadar yeni iş yaratmayı düşünüyorlar" dedi.
AB süreciyle ilgili açıklamalarda da bulunan Oran şunları söyledi: "Türkiye Avrupa Birliği'yle ticaret ortağıdır. 1986 yılında biz Gümrük Birliğiyle ticareten
ortak olduk Avrupa Birliği'yle, yani ortak ticaret politikası uyguluyoruz. Şu andaki ortaklık süreci siyasi ve sosyal mevzuatlarla daha çok ilgili. Biz ticaret olarak zaten 1996'dan beri aynı politikayı uyguluyoruz. Tekstil ve hazır giyim sektörü de bugün buna hazırdır. Kalitesiyle, teknolojisiyle, sosyal ve çevre şartlarıyla buna hazırdır. AB, Türkiye için fırsat. Ancak AB'nin yıldız oyuncuya ihtiyacı var. Burada tek aday var Türkiye. Türkiye bunu çok iyi değerlendirmeli. Sağduyulu bir şekilde hepimizin çalışması gerekiyor. Yani, bizim kazanmak için sisteme ihtiyacımız var.
Nasıl Avrupa Birliği kazanmak için istihdam diyor, büyüme diyor. Bizim de Türkiye olarak kazanmak için sisteme ihtiyacı var. Bunun için de hepimizin, marka devlet içinde marka vatandaş olması gerekiyor" diye konuştu.
Çelebi: İstihdamda ciddi
bir küçülme var
Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) ve Tekstil İşçileri Sendikası Başkanı Süleyman Çelebi de seminerde yaptığı konuşmada, adaletin gerçekten sağlanacağı bir düzen istediklerini kaydetti. Süleyman Çelebi "Bugün en büyük holdinglerde yüzde 35'e varan küçülmeler başladı. İstanbul'da 14 bine yakın atölyenin kapandığı iddiası var. Belki kapanmamış, çalışan sayısı küçülmüştür. Ama genel realite istihdamda ciddi anlamda bir küçülme var. Biz yıllardır haksız rekabet konusunu ortaya koyduk. Bu salonlarda defalarca dile getirdik. Kayıt dışı ekonominin sorunlarını dile getirdik, gümrük konusunda alınması gereken tedbirleri anlattık. Buna sağduyuyla yaklaşıp, ortak bir yaklaşımın kayda alınmasını istiyoruz" dedi.
Sektörün artık "gık"ının çıkmaya başladığına da dikkat çeken Çelebi şunları söyledi: "Bugün geldiğimiz noktada Sayın TİSK Başkanı'nın IMF karşıtı yaklaşımı bizim geçmişte ortaya koyduğumuz isyanımızı çok net ortaya koyuyor. Kayıt dışı ekonomiyle karşı karşıya kalan bir sektörün unsurları olarak buradayız ve bu sorun Türkiye'nin en ciddi sorunu. Burada başka kötü tellallık yapmak istemiyoruz ama, kötü bir tablo var. Eğer bu gidişat böyle devam ederse bu ülkedeki çalışan da işveren de bunun altında kalacağız, problemimiz bu. Bizi buluşturan temel nokta bu. Sosyal diyalog dediğimiz hadise budur. Adaletli bir yaklaşım olmadığı sürece bu ülkede artık namuslu hiçbir sanayici yatırım yapmaz. Bir yanda 350, 400 milyon lira ücretle, bir yanda 800-900 dolara mal olan ücretlerle bu ülkede
namuslu sanayici yatırım yapmaz. Namuslu sanayici yapmadığı gibi dışarıdan da ülkemize bir yatırım yapılması gibi bir hayale de kimse kapılmamalı. Çünkü, uluslararası sermaye geliyor, bakıyor buradaki koşullara. Kurallı çalışmak istiyor, bir taraftan görüyor ki, 300 milyona, 400 milyon liraya sigortasız, vergisiz bir düzen var, bir taraftan da bakıyor ki, kendisine mal olacak 800-900 dolarlık bir maliyet var. Bu maliyet içinde uluslararası sermaye buraya gelir mi; gelmez? Bu maliyet içinde bizim ülkemizin sanayicisi yatırım yapar mı; yapmaz. Çünkü 500 büyük firmanın gelirlerinin en büyük bölümü faaliyet dışı gelirler. Orada bire beş kazanma varken niye bu kadar bire bir kazanmayla bizlerle uğraşsın? O zaman bu sorunu doğru algılama, doğru okuyamazsak probleme de çözüm üretemeyiz. Şimdi, hep beraber isyan ediyoruz, Türkiye'nin en önemli sorunu işsizlik sorunudur. Bu sorunların çözümü konusunda da hükümetin önüne gidiyoruz. O konuda hakkını teslim ediyoruz hükümet bizi dinliyor. Diyalog konusunda bir problemimiz yok. Ama sonra monologa dönüşüyor. Talebimizi Ekonomik Sosyal Konsey'de de dile getirdik. 27 Mart'ta tek gündemle toplandık. O gündem de tamamen istihdamla ilgiliydi. İstihdama ilişkin çözüm önerileriniz nedir diye bizden görüşümüzü aldılar. Ama görüşümüzden sonra bizimle ilgili masaya oturup yeniden gelin bunları nasıl düzenleriz'e ilişkin bir yaklaşım olmadı. Halit Beyin televizyondaki feryadına, buradaki feryadına bir karşılık bulabiliyor muyuz? Yok. Problem iktidarın bu konudaki yaklaşımıyla ilgili. Bu ülkenin çıkarlarını korumak adına yaptığımız gayretler eğer elimizin tersiyle itilirse biz bu sorunları çözemeyiz."
"ülke yangın yerine dönüşyor" diyen Çelebi sözlerine şöyle devam etti: "En büyük holdinglerde şu anda yüzde 35'e varan küçülmeler oldu. Çok büyük holdinglerden bahsediyorum, ismini vermek istemiyorum. 14 bine yakın İstanbul'da, bu sektördeki atölyenin kapandığı iddiası var. Bunların tamamı belki kapanmamıştır, belki 150 işçi çalışan işyerinde şimdi 3 kişi, 5 kişi, dükkan açık kalsın diye orada tutuyorlardır, ama genel bir realiteyi söylüyorum ki, istihdamda doğru ciddi anlamda bir küçülme var.
Bu küçülmelerle ilgili biz yıllardır haksız rekabet konusunu ortaya koyduk, bu salonlarda defalarca dile getirdik. Kayıt dışı ekonomi ve gümrük konusundaki alınması gereken tedbirleri dile getirdik. Ama artık bunların kayda alınmasını istiyoruz. Eğer bunlar olmazsa biz sesimi duyurmak adına işçisi, işvereni sokaklarda olacağız, başka çaremiz kalmamıştır. Bunun anlaşılmasını istiyoruz, derdimiz bu. Her 1 yılda buraya gelip, burada dertleşip, çok da güzel iklim yaratılıyor, ama, buralardan da üretilen önerilerin projelerin hayata geçmesini diliyoruz." Çin'in Avrupa Birliği ve ABD'de tekstil ve hazır giyim ithalat pazarlarının yüzde 70'ini ele geçirmeyi hedeflediğine de dikkat çeken Çelebi "Çin dünya pazarlarını mala boğmakta ve diğer üreticileri piyasası dışına itmektedir. Örme gömleklerde ABD'ye ihracat 2004 Ocak ve Şubat döneminde 1.7 milyon iken, 2005 yılının aynı döneminde bu rakam 37.1 milyona çıkmıştır. Bu da yüzde 2 bin 12'lik bir artış anlamına gelmektedir. Birinci tablo bu. Aynı dönemde Türkiye'nin aynı üründeki ihracatı ise yüzde 35 oranında düşüş göstermiştir. Çin'in ABD'ye pamuklu pantolon ihracatı bir önceki yıl için 3-1 milyon iken, Ocak Şubat 2005 döneminde 47
milyona yükselmiştir. Bu da yüzde 1398'lik bir artış anlamına gelir. Aynı dönemde aynı ürünün Vietnam'dan ithalatında ise yüzde 21'lik bir düşüş gerçekleştirilmiştir. Bu durum diğer dünya çapındaki sektörlere de büyük çoğunluğu en yoksul ülkelerde olan 30 milyon kişinin işsizlik riskiyle karşı karşıya kalmasın neden olmuştur." Çelebi bu fotoğraf karşısında işçisiyle, işvereniyle el ele vererek haykırmak gerektiğini belirterek "Bunu yaptığımız zaman başarılı oluruz diye düşünüyorum" dedi.
Polat: Tehlike geliyor
TEKSİF Sendikası Başkanı Zeki Polat ise konuşmasında "İçimizdeki Çinliler o kadar canımızı yaktı ki takır takır atölyeler kapanıyor. Atölyeden başladı mı tehlikedir, o tehlike geliyor demektir. Biz geçmişte bunu, 1974'lerde yaşadık, daha sonra da 21 Şubat'ta yaşadık. Tehlike geliyor" dedi.
Konuşmasına daha önceleri bu tür toplantılara gelmeye korktuklarını belirterek başlayan Zeki Polat "İşverenlerle bir kapta yemek yedik mi basınımız hemen fotoğraflar, bir kapta yemek yediler diye yazardı. 1980'den beri geliyoruz ve atılan adımlar sonrası şimdi aynı şeyleri söylüyoruz. Türkiye'de ilk defa işverenlerle işçiler sosyal diyalogu bu sektörde başlattılar. Sayın Narin'e bu nedenle teşekkür ediyorum. TİSK Başkanı 'Ben Na-rin'in talebesiyim' dedi. Ben biraz daha şanslıyım, ben hem Şevket Yıl-maz'ın Hem Narin'in talebesiyim. 20-25 yıl müzakere masalarında onlarla beraber oturarak ütülerek ütmeyi öğrendim. Beni sevindiren başka bir şey daha var. 20'ye yakın derneğimiz vardı, şimdi 35 olmuş. Ayrı ayrı sesler çıkıyordu. Ama artık dert ağlatıyor aşk söyletiyor. Tek ses çıkmaya başladı, bu da güzel bir gelişme. Artık sokakta birlikte yürüyoruz. Biz eskiden üçümüz bir araya gelmez, aynı sokakta yürürken kaldırım değiştirirdik birbirimize rastlamayalım diye. Ama konuşmaktan, birlik olmaktan bir zarar görmedik. Demek ki Türkiye iyi bir yere gidiyor" dedi.
"Sıkıntılarımız burada söylendi, ben dersin arasına girmek istemiyorum" diyen Polat sözlerine şöyle devam etti: "Ama söylemesem de çatlayacağım. Halit Bey 'Çinli Türkler' di-
yor, ben de içimizdeki Çinliler o kadar canımızı yaktı ki takır takır atölyeler kapanıyor. Atölyeden başladı mı tehlikedir, o tehlike geliyor demektir. Biz geçmişte bunu, 1974'lerde yaşadık, daha sonra da 21 Şubat'ta yaşadık. Tehlike geliyor. Atölye kapanmaya başladı mı daha büyük, 100 kişilik fabrika yarıya iner, 1000 kişilik fabrika üçte bire iner. Bizi korkutan geçmişteki tecrübemiz. İnşallah bunu görmeyiz, ama bir şeyin altını çizerek söylemek istiyorum. Şanslı bir iktidar, genç bir Başbakan'imiz var. Bundan öncekiler için, bu ülkeye hizmet etmiş herkesi saygıyla sevgiyle anarım. Ama, ben Sayın Başbakan'ımın verdiği sözü yerine getirmesini kendisinden istirham ediyorum. İŞKUR Genel Kuru-lu'nda, Sayın Başbakan'ım o gün orada 'Hazırlığımızı yapıyoruz, tekstildeki yüzde 18 KDV'yi 8'e indireceğiz dediğinde heyecanla ayağa fırladık
ayakta alkışladık. Sayın Başbakan'ımın bu sözünü yerine getirmesini istiyorum. Lütfen KDV'yi yüzde 18'den 8'e indirin, topladığınız vergiden fazlasını KDV iadesi olarak iki mislini veriyorsunuz. Gerekirse isim de söyleriz bu zavallı milletten topladığımız vergiler birilerine gidiyor. Bizimle aynı kapıdan girip bakanlıkta 'KDV indirilsin' deyip iki gün sonra arka kapıdan girerek 'Bu inerse ocağımız batar' diyenlerin ekmeğine yağ sürmeyi bırakalım. Cumhuriyet tarihinde ilk defa tekstil sektörümüz Meclis'e geldi ve 2000 yılında bir rapor hazırlandı. Raporda en önemli sorunlardan kayıt dışı da var. Eğer AB'ye girecek isek faturalı mal satan işveren arıyorum, onun elini sıkmak istiyorum. Bizim sektörümüzde yüzde 60'ı kayıt dışında. O rapor hazırlanırken Halit Bey'le beraber Meclise çağrıldık. Bize bir vekilimiz diyor ki, 'Biz kayıt dışını kayıt içine alır isek bu fabrikalar batar mı?'
Şimdi, o vekilime o gün dolaylı söylemiştim, buradan da söylüyorum. İmam nikahlı hanımınızı resmi nikaha alır iseniz o ev batar mı? O yuva yıkılır mı, faydasını görürsünüz, saadetiniz artır. Bu nedenle diyoruz ki, kayıt dışını hemen çözeceğiz diye bir şey yok. Adım adım, programlı, el birliğiyle birlik içerisinde çözelim, KDV'yi bir noktaya getirelim. Enerjiyi bize ucuza verin demiyoruz, dünya fiyatlarına indirelim, vergi yükümüzü biraz hafifletin. Halit Bey'le müzakerede oturuyoruz Halit Bey diyor ki, 800 dolar veriyorum. Ben de diyorum ki 400 dolar almıyorum. Bir el ikimizin de cebine girmiş ikimizden de alıyor ve bizi sonunda kavga ettiriyor. Biz kavga etmek istemiyoruz, bunu dünya normlarına getirin" dedi.
Engin: Türkiye kaynıyor
Hak-İş'e bağlı Öz İplik-İş Genel Başkanı Sayın Yusuf Engin ise "Son birkaç aydır Türkiye adeta fokur fokur kaynıyor. Bu kaynamayı görmek lazım" dedi. Konuşmasına yaşanan sorunların sektördeki herkesi uzman yaptığını belirterek başlayan Engin "Mart ayında Sendikamız bir rapor hazırladı. Tekstil İşverenleri Sendikamızın da görüşünü aldı. Var mı burada bir eksiklik, yetersizlik dedik, yok dediler. Bizim de bir işçi sendikası olarak, sendikamızın uzman-lan ve yöneticileri olarak tekstil uzmanı olduğumuzu böylece tescil ettirmiş olduk. Bu anlamda artı, ama bunun dışında her şey maalesef eksi olarak önümüze çıkıyor" dedi. Tekstil sektörünün kuşatılmış vaziyette olduğunu belirten Engin "Gerçekten teslim alınmış vaziyette gibi bir durum arz ediyor. İşvereni ağlıyor, işçisi ağlıyor, herkes geleceğe karamsar bakıyor. Ben karamsar demeyi de doğru bulmuyorum, realite olarak realist bakıyor. Ama geç kaldık. 10 senedir bu seminerlere katılıyoruz. Kayıtlarda mevcut, bugünkü sorunlan Çin hariç defalarca hemen hemen her yıl tekrar etmişizdir. Sıkıntı nereden kaynaklanıyor? Sıkıntı söylediklerimizi eyleme dönüştürme yeteneğimizin gelişmemesinden kaynaklanıyor" dedi. Kayıt dışı ekonominin her geçen gün arttığını da belirten Engin sözlerine şöyle devam etti: "Devletimizin 5 binin üzerinde deneticisi var. Allah aşkına ne iş yapar bunlar? Sadece kayıtlı olanların üzerine mi giderler? Evet öyle oluyor. Allah'tan korkalım yani. Birileri alıp götürüyor, kaçınyor, uçuruyor, diğerleri inim inim inliyor. Bunu bize yapmaya kimsenin hakkı yok. Eğer biz her gün 24 saati stresle yaşıyorsak burada bir sorun var demektir. Bunu herkesin çözmeye gayret etmesi lazım. Türkiye'nin temel sorunlarını masaya yatırabilecek iradeyi, cesareti, kararlığı göstermemiz gerekiyor. Yoksa yarın geç olabilir. Sokaklar yaşanamaz hale geldi. Kanunlar uygulanmıyor. Kanunlar fakir fukaraya uygulanıyor. Türkiye'nin hazinesini hortumlayanlara, Türkiye'nin bütçesini soyanlara o hassasiyetle uygulanmıyor. Kapkaççılan yakalayalım tamam, ama peki devleti soyanlan, yıllardan beri devleti bu hale getirenleri niye soğukkanlılıkla seyredeceğiz. Sadece bu hükümeti hedef alarak söylemiyorum. Bu hükümet zaten ekonomiyi devraldığında adeta yoğun bakımda, doktor gözetimindeydi. Toplum da bunu hoşgörüyle karşıladı, 2 sene sabırla bekledi, hiçbir taşkınlık, gerginlik olmadı. Kimse sesini yükseltmedi. Ama, son birkaç aydır Türkiye adeta fokur fokur kaynıyor. Bu kaynamayı görmek lazım. Bu hem toplumumuzun, ülkemizin geleceği için hem de bizzat siyasal parti olarak bu siyasi grubun geleceği için de çok önemli. Öbürleri gitti, bunlar da gelir giderler, ama Türkiye birçok şeyleri kaybediyor, hepimiz kaybediyoruz. Sorun o kadar çok merkezileştirilmiş ki, her şeyi bugün hepimiz hükümetten ve devletten bekliyoruz. Beklemek zorundayız, çünkü kanunları devlet uygulayacak, kaçakları devlet önleyecek, teşvikleri devlet isabetli bir şekilde uygulayacak. Bunu talep etme hakkımızvar bizim. Hükümet sigortayı aşağıya çekeceğim diyor, IMF yok çekemezsin diyor. Teşvikleri, uygulayamazsın, KDV'yi indiremesin diyor. Allah aşkına artık yeter yani. Dünden bugüne hepimiz bu uluslararası birtakım kuruluşların çekim alanından bir şekilde kurtulmamız gerektiğini söyleye geldik. Niye bu kadar teslim olmak durumunda kaldık? Ekonomi çok fena durumda da ondan. Hükümet sağa dönüyor borç, sola dönüyor borç. Doğrusu bir belirsizi yaşıyoruz millet olarak. Siyaseten ve ekonomik olarak büyük sıkıntılar var. Bir taraftan Kıbrıs, bir taratan Ermeni meselesi, bir tarafta terör belası. Sayın Başbakan 'Ülkeyi bölmek isteyenler var' diyor, bu vahim bir şey." Felaket tellallığı yapmak için konuşmadığını belirten Engin, "Birileri birçok şeyler yapmak istiyor. Bugüne kadar da tarihte de hep yapmak istediler, ama hepsi tersyüz edildi. Bu millet dimdik ayakta durmaya devam ediyor. Yunus Nadi Atatürk'e soruyor; 'Bütün kudret, himmet Meclis'ten mi olmalı?' 'Evet' diyor. O halde biz evvela siyaseten devletimizin ve milletimizin selameti ve geleceğimiz için parlamentomuzun olması gereken düzeyde kararlan süratle alıp cesaretle de uygulaması lazım. Bu sessizlikten kurtulması lazım. Yarın hiçbirimiz buraya çıkıp ya da bir çoğumuz buraya çıkıp konuşabilecek imkanı bulamayabiliriz. Çünkü, her geçen gün örgütlü yapı zayıflıyor, sendikalar küçülüyor, sivil toplum daralıyor ve sivil toplumun sesine gereği gibi kulak verilmiyor" dedi.
Çınar: Bankacılık sektörü tekstile yan bakıyor
Seminerde konuşan İstanbul Ticaret Odası (İTO) Yönetim Kurul Üyesi Abdullah Çınar'da konuşmasında öncelikli sorunlarının istihdam üzerindeki vergi ve prim yükleri olduğunu belirtti. Bu noktada mutlaka birşeyler yapılması gerektiğini söyleyen Çınar konuşmasında bankacılık sisteminin de re-el sektöre mutlaka yönlendirilmesi gerektiğini belirtti. Çınar "Bankalarla ilgili sorunlar yine bize yansıyanlar arasında. Özellikle son dönemde, belki de sorunlu krediler arasında tekstil sektörü mensuplarının kullandıklarını genel orana göre biraz daha yüksekte kalması belki de sorunun temel kaynağını teşkil etmekte. Ancak, genelde bankacılık sektörünün tekstile biraz yan bakması gibi bir şeyi müşahede eder olduk. Bankacılık sektörü, 2004 yılında ürettiği 94 milyar YTL'lik kredinin yalnızca 8 milyar YTL'si-ni tekstil ve hazırgiyime kullandırmış. Yani, ihracatın üçte birine sahip olan sektör ancak yüzde 9'ların biraz altında bir rakam kullandı. Bankacılık sektörünün reel sektörü gerçek anlamda destek-leyebilmesini sağlayacak mekanizmaların oluşturulmasına, proje bankacılığına dönmeye çalışmasına ihtiyaç vardır. Türkiye için gerekli olan bunlardır" dedi.
Türkiye'nin bir değişim sürecinden geçtiğini de belirten Çınar bu konuda şunlan söyledi: "Avrupa Birliği atraksiyonu hiç şüphesiz bu gelişimin en önemli muharip unsurlarından biridir. AB deyince bizim aklımıza kriterleri gelmek durumundadır. Bu kriterlerle ne kadar erken uygulama imkanı bulursak ülkemiz için o kadar iyi sonuçlar alabileceğimiz de aşikardır. Meseleyi salt tekstil açısından değerlendirdiğimizde de karşımızda çok farklı durumların olmadığını görürüz. Şüphesiz ülkemiz tekstilinin çok büyük bir bölümünün standartların çok ötesinde imalat ve ticari süreçlerinden geçtiğini biliyoruz. Bunlan iyice düşünüp gelişmeyi engelleyici politikalarla debelenmek yerine, topyekün bütün dünyada rekabet edilebilir seviyeyi yakalama mücâdelesi verecek yollan bulma kararımızı ve kararlılığımızı ortaya koyabilmeliyiz.
Tekstilimizin şu andaki ihracat performansı dünya ile rekabet şansımızın ispatı makamındadır. İhracatımızın genel anlamda yüzde 54'lük kısmı Avrupa Birliği'ne yapılmaktadır. Yani, ticari olarak çoğunluk mantığıyla Avrupa Birliğine girmeyi, kriterleri yerine getirmeyi başarmış bulunuyoruz. Bugün geldiğimiz noktada 1980'li yıllarda ihracata dönük
kalkınma modeli ile start alan muazzam atak ve yüksek performansın artık gerileme temayülü gösterdiğini müşahede etmekteyiz. Sektör mensuplarının gittikçe yükselen seslerle dile getirdikleri problemlerin varlığı gene hepimizin gözlemleri arasında. Ülke iktisadına ilişkin son dönemlerde, belki de yaşadıklan-mızdan daha çok itibar ettiğimiz rakamlar bile artık alarm sinyalleri vermektedir. Bu rakamlara kısaca bir değinecek olursak, tekstil ve konfeksiyon ihracatı 2004 yılında bir önceki yıla göre artış göstermiştir, ama gelen ihracat içindeki payında açıkça bir gerileme de görülmektedir. Yine 2005 Ocak ayı verilerine göre tekstil ihracatı yüzde 6, konfeksiyon ihracatı ise yüzde 10 gerilemiştir. Hepimizin bildiği gibi Dünya Ticaret Örgütü'nün tekstil ve giyim anlaşması hükümleri çerçevesinde uygulanan kotaların 1 Ocak 2005 tarihi itibanyla kaldırılması tekstil ve konfeksiyon üreticisi olan ve aralarında Türkiye'nin de olduğu pek çok ülkenin son dönemde yaşanan gelişmeler ışığında iç pazara yönelik ithalât baskısının yanı sıra, geleneksel ihraç pazarlarında da sıkıntılar yaşanmasına yol açmıştır. Çin Halk Cumhuriyetinin adil rekabet ortamı gözetmeyen üretim ve pazarlama yöntemleri, yoğun sübvansiyonlar, devlet teşekküllerinin faaliyetleri ile para po-litikalan çerçevesinde elde ettiği haksız avantajla dünya tekstil ve konfeksiyon sektöründe tekelleşme eğilimi göstermesi, Çin kaynaklı çok düşük fiyatlı büyük üretim gücü tüm sektör ve sektörler ve ülkeleri tehdit eder konuma gelmiştir. Çin dünya nüfusunun dörtte birine tekabül eden bir sayıya sahip. Devlet bütün ülke ekonomisine tepeden inme bir tarzda şirket mantığıyla yönetebiliyor.
Dünya ile rekabet açısından gereken tedbirleri gene tepeden inme bir tarzda alma şansına sahip."
"Peki, kendi ülkemizde durum ne?" diye soran Çınar "Ülkemize baktığımızda ihracat potansiyelimizin üçte birini aşan bir kısmını tekstile bağladığımızı görüyoruz. Yani, kendi elimize bu sektörü stratejik bir hâle getirmişiz, önemli bir üretim, istihdam hâline dönüştürmüşüz. Şüphesiz bunu yaparken yüksek bir bilinç, iyi bir gelecek okuması ile yaptığımızı söyleyemeyiz, ancak artık içinde bulunduğumuz şartlan sonuna kadar iyi değerlendirmek, kazandığımız değerleri muhafaza etmek ve artırarak geleceğe taşımak zorunda olduğumuzu bilmeliyiz. Şüphesiz ki, alan değiştirmek belki dinamizmdir, belki başka alanlan önemsemek düşünebilir şeylerdir, ancak toplumsal tecrübelerin de en pahalı maliyetler olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekir. Sorunların çokluğu ve çeşitliliği üzerine bugün de müşahede ettiğimiz gibi ve bu çalışma esnasında da göreceğimiz gibi çok şey söylenebilir. Elbette ülkemiz ihracatı ve ekonomisi açısından büyük önem taşıyan bu sektörün sorunlarının halliyle ilgili herkese düşen görevler vardır ve bunlar mutlaka ifa edilmelidir" dedi.
Döviz kurlarının düşüklüğüne de dikkat çeken Çınar "Şu an itibanyla yaşanan durum kâr marjlarından büyük fedakârlıklar yapılarak kazanan pazarların kaybedilmemesi için yoğun çaba gösteren sektör mensuplan oldukça büyük sayıdadır" dedi.
Konuşmasında enerji maliyetlerinin aşağı çekilmesini de isteyen Çınar, tekstilcilerin birçok haksız rekabet unsuruyla karşı karşıya kaldığını belirterek, ihracatçıya indirimli elektrik verilmesini istedi. Çınar kayıt dışı faaliyetleri ve Dahilde İşleme Rejimi kapsamında yapılan ithalatlar konusunda birtakım önlemler alınmasının şart olduğunu söyledi. Çınar konuşmasında "Taleplerimizden bir tanesi de Tekstil Bakanlığı'nın kurulması. Malumunuz Türkiye'nin lokomotif sektörü diye zaman zaman övünüyoruz ve bunu hak ettiğimizi de düşünüyoruz. Sahipli olmak gibi bir moral desteğine en azından ihtiyacımızın olduğunu düşünüyorum" dedi.
Çınar "Çinlilere karşı yerli Çinliler üretmenin de kimseye bir fayda sağlaması düşünülemez. O yüzden atacağımız her çözüm adımının geleceğimiz için yeni sorunlar oluşturmamasına da azami dikkati göstermeliyiz" diye konuştu.